6 Mayıs 2009 Çarşamba

"Olağan ve Olağanüstü İnsanlar"


“Sözün kısası, buradan şu sonucu çıkarıyorum: Değil büyük insanlar, toplumda çok az, sürüden ayrılan, yani söyleyecek çok küçük de olsa bir şeyi bile olan insanların tümü, yaradılışları gereği, (kuşkusuz, az ya da çok), kesinlikle birer suçlu olmak zorundadır. Yoksa sürüden ayrılmaları çok güç olur. Sürüde kalmaya, gene yaradılışları gereği, razı olamazlar kuşkusuz. Bana sorarsanız razı olmamaları da gerekir. Sözün kısası, sizin de gördüğünüz gibi, düşüncelerimde buraya kadar herhangi bir önemli yenilik yoktur. Binlerce kez yazılmış, söylenmiş şeylerdir bunlar. İnsanları olağan ve olağanüstü diye iki gruba ayırmama gelince, bunun biraz temelsiz olduğunu kabul edebilirim. Kesin sayılarda direttiğim de yok zaten. Yalnızca ana düşünceme inanıyorum ben. Ana düşüncemin özü de şudur:…”

Dostoyevski, Suç ve Ceza, İletişim Yayınları, 2003, s. 305


5 Mayıs 2009 Salı

"43 Yaş"


“Pulheriya Aleksandrovna kırk üç yaşındaydı ama yüzü eski güzelliğinin kalıntılarını taşıyordu hala. Ayrıca, ruh aydınlığını, anılarının tazeliğini, yüreğinin dürüst, temiz ateşini yaşlılık yıllarına dek yitirmemiş kadınlarda olduğu gibi, yaşından çok daha genç gösteriyordu. Parantez içinde şunu da söyleyelim, bütün bu saydıklarımızı korumak yaşlılıkta bile güzelliğini yitirmemenin tek yoludur. Saçları hafiften ağarmaya, seyrelmeye başlamıştı. Işıl ışıl ince kırışıklıklar çoktandır belirmeye başlamıştı gözlerinin çevresinde. Yanakları endişeden, acıdan çökmüş, kurumuştu. Ama gene de olağanüstü güzel bir yüzü vardı. Onda öne çıkık olmayan alt dudağın anlatımı dışında, bu yüz Dünya’nın yüzünün yirmi yıl sonraki bir portresiydi. Duygulu bir kadındı Pulheriya Aleksandrovna, ama hiç de aşırı bir duygululuk değildi onunki. Ürkek yaradılışlıydı, uysaldı ama, ölçülü. Çok şeyi bağışlayabilirdi, inançlarına ters düşse bile birçok şeye katlanabilirdi, ama her zaman dürüstlüğünün, prensiplerinin, inançlarının asla aşmayacağı bir sınırı vardı…”

Dostoyevski, Suç ve Ceza, İletişim Yayınları, 2003, s.241

4 Mayıs 2009 Pazartesi

"Suç ve Ceza" Haftası


"Kendi Yalanını Söyle!"

“Pulheriya Aleksandrovna ürkek ürkek kesti sözünü:

- Bakın ne diyeceğim…

Ama Razumihin’i daha heyecanlandırmaktan başka bir şeye yaramamıştı bu. Sesini daha da yükselterek sürdürdü konuşmasını:

- Ne düşünüyorsunuz? Yalan söyledikleri için mi kızdığımı sanıyorsunuz? Hayır! Birileri yalan söyledi mi hoşuma gider benim! Bütün öteki canlılara karşı insanın tek üstünlüğüdür yalan söylemek. Yalan söyleyerek gerçeğe ulaşırsın! Yalan söylüyorum, öyleyse insanım! Öncesinde on dört kez, belki yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır. Gurur duyulacak bir şeydir bu! Oysa kendi aklımızla yalan bile söyleyemiyoruz biz! Bir yalan söyle bana, ama kendi yalanın olsun, alnından öpeyim seni. Kendi yalanını söylemek, başkasının gerçeğini söylemekten çok daha iyidir. Kendi yalanını söylediğinde bir insansın sen, ama başkasının gerçeğini yinelediğinde yalnızca bir papağan… Gerçek bir yere kaçmaz, ama yaşamı darmadağın edebilir… Bunun çok örnekleri görülmüştür. Şimdi birer neyiz bizler? Baştan sona hepimiz bilimde de, gelişmişlikte de, düşüncede de, buluşlarda da, ideallerde de, isteklerde de, liberalizmde de, mantıkta da, deneyimde de, her şeyde, her şeyde, her şeyde hazırlık sınıfı öğrencisiyiz henüz… Başkalarının aklıyla yetinmek hoşumuza gidiyor. Alışmışız buna!”

Dostoyevski, Suç ve Ceza, İletişim Yayınları, 2003, s. 236

1 Mayıs 2009 Cuma

Zoru


Bir gün,
Herkes kendi bahçesine, derlerse...
Hazır mısınız.

Özdemir Asaf, Bir Kapı Önünde/Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II/Ataol Behramoğlu/Sosyal Yayınları, 1987, s. 533

30 Nisan 2009 Perşembe

Bakı


Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçemde ağaçlık taslıyor

Özdemir Asaf, Bir Kapı Önünde/Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II/Ataol Behramoğlu/Sosyal Yayınları, 1987, s. 533

29 Nisan 2009 Çarşamba

Öngörü


Yazıklar olsun hepimize.
Bana da alışacaksınız.
Bana bile.

Alış-verişlerimiz gömülecek
Alışkanlıklarımızın içine.
Sevgilerimiz yenilenmeyecek,
Azalacak kavgalarımız.

Sonunda ben,
Kupkuru bir ölçü.
Ben bile.

Özdemir Asaf, Sen Sen Sen/Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II/Ataol Behramoğlu/Sosyal Yayınları, 1987, s. 533

28 Nisan 2009 Salı

Persectif


“Senin içine girdiğim zaman
Dışımda kalıyorsun.
Senin dışından sana bakınca
İçime sığmıyorsun.”

Özdemir Asaf, Sen Sen Sen/Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II/Ataol Behramoğlu/Sosyal Yayınları, 1987, s. 532

27 Nisan 2009 Pazartesi

"Özdemir Asaf" Haftası


Jüri

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,
Birinciliği beyaza verdiler.”

Özdemir Asaf, Dünya Kaçtı Gözüme/Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II/Ataol Behramoğlu/Sosyal Yayınları, 1987, s. 531

24 Nisan 2009 Cuma

"Ümitsizliği Yenme Gücü"


“Böyle oldu” yu, “Böyle istedim” e dönüştürmek, ümitsizliği yenme gücüdür.”

Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 316

23 Nisan 2009 Perşembe

"Kartal Gibi Yaşayabilen İnsan"


“Yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan –kimsenin kendisini seyretmesine ihtiyaç duymadan- başka birisine sevgisini verebilir; yalnızca o zaman, o insan bir başkasının büyümesi ve gelişmesiyle ilgilenebilir.”

Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 313

22 Nisan 2009 Çarşamba

"Kutsal Hayır"


“Kendini özgür kılmak, kutsal bir ‘hayır’ demektir. Ödeve bile!”

Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 283

21 Nisan 2009 Salı

"Kozmik Perspektif"


“Kozmik bir perspektif her zaman trajedinin etkisini dağıtır. Yeterince yükseğe tırmanabilirsek, o trajedinin artık trajik görünmediği bir yüksekliğe de erişebiliriz.”

Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 236

20 Nisan 2009 Pazartesi

"Nietzsche Ağladığında" Haftası


"Hassas olmayı ben istiyorum. İçimdeki yaşadığım hiçbir parçanın benden ayrılmasını istemiyorum! Ve eğer bu içgörülerin bedeli gerilim ise, ne yapalım, öyle olsun! Bu bedeli ödeyebilecek kadar zenginim!"

Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Kabalcı Yayınevi, s. 115

17 Nisan 2009 Cuma

"Sen Çok Başkasın"


“Sen çok başkasın biliyor musun?”

Bu da sesi yükselen televizyondan gelen bir cümle.

“Sen çok başkasın biliyor musun,” der bazı erkekler, bazı kadınlara, şimdi televizyondaki manasız filmde olduğu gibi.

Ekrandaki, “başka olan kadına” bakıyorum, adamın söylediğine inanıyor, alçakgönüllü görünmeye çalışarak başını öne eğiyor. Oysa pencereyi açsam bu kadın gibi on tanesiyle yüz yüze geleceğim. Varsın inansın canım, bana ne?

İçeri geçiyorum.

Oysa tuzağı kendinden kurulup çalışan bir cümledir bu.

Her kadın, kendisinin çok başka olduğuna ve diğer kadınlara benzemediğine inanır. Bunu nihayet bir erkeğin görmüş olması ve dile getirmesi hoşuna gider. “Ben senin bildiğin kızlardan değilim,” lafı durduk yerde çıkmamıştır. Bunu söyleyen bütün kızlar aslında bildiğimiz kızlardır ve bilmediğimiz kızlardan olduklarını sanmamızı isterler. Bu yüzden “Sen çok başkasın biliyor musun,” sözü, bütün kadın kulaklarına hoş gelir.

Ancak, çeşitli olasılıkların çoğalttığı sorular ve durumlar barındıran sinsi bir tuzak çalışmaya başlar bu sözün içinde:

Bir: Sahiden “çok başka” bir kadın olmadığınız halde, kendinizi öyle sanıyor, kendiniz hakkında yanılıyor olmayasınız? Bir erkeğin erken yaşta öğrendiği hazır kalıp tavlama cümlesidir bu. Denemiş, işe yaradığını görmüştür. Böyle bakıldığında, ne siz başkasınızdır, ne de o. Siz bildiğimiz kadınlardansınızdır, o da bildiğimiz erkeklerden. Sizi birbirinize yakınlaştıran da, bunun tersini sanmanın sıradanlığıdır aslında.

İki: Siz sahiden başka bir kadınsınızdır, kimselere benzemeyen bir kadın. Ama o, bunu anlamaktan aciz bir erkek olduğu halde, bu tür kalıp tavlama cümlelerinin işe yaradığını bildiği için, sizi böyle kandırmış olabilir. Çünkü, sahiden “başka olan” kadınları tanıyacak erkeklerin de “bir başka” olması gerekmez mi? Siz kendinizin başkalığından emin olduğunuz kadar, ondan da emin misiniz? Bunu bir an önce öğrenmenizde yarar var.

Üçüncü şık, ideal şıktır: Siz “başka” bir kadınsınızdır, o da “başka” bir erkek. Günün birinde bir mucize eseri karşılaşmışsınızdır.

Peki, bu mutlu tesadüfün gerçekleme olasılığı milyonda kaçtır sanıyorsunuz? Bence burada kendinize sormanız gereken, niye kendinizi o milyonda bire layık şanslı kişi olarak gördüğünüzdür. Şu kibar istatistikleri bir kenara bırakırsak, siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Her yılbaşı “Milli Piyango” bileti kaç kişiye çıkıyor, hiç düşündünüz mü? Gönlünüze göre bir kadın ya da bir erkeğin, “büyük ikramiyeden” daha kolay bulunduğunu kim söyledi size? Hayat birbirinden acı ve katı gerçeklerle dolu ama, bir de benden duymalısınız: Bütün hayatları en fazla amorti biletlerle geçmiş insanlar, daha gerçekçi hayallerle yetinmek zorundadırlar.”

Murathan Mungan, Yüksek Topuklar, Metis Yayınları, 2002, s.372-373



16 Nisan 2009 Perşembe

"Dudaklarından ayrılan ben değildim"


Yeniden yola koyulduk.

“Piramitlere ilişkin daha neler bu İbni Battuta?”

“Onları, yıldızların devinimlerini çok iyi bilen, tufanı önceden haber veren bir bilge kişinin yaptırdığını. Piramitleri şu nedenle yaptırmış: Sanatın ve bilimin bütün yapıtlarını buralarda saklayıp yok olmalarını önlemeyi amaçlamış.”

Daha alay edilmemek için çarçabuk ekledim.

“Yine de İbni Battuta bunların varsayım olduğunu, bu yabansı yapıların tam ne amaçla yapıldığını bilmediğini yazıyor.”

“Bence piramitler güzel ve etkileyici olsunlar diye, yeryüzünün ilk harikaları olsun diye yapılmışlardır. Bir işlevi vardır kesinkes ama bunu yalnızca o zamanın hükümdarları biliyordu.”

Bir tepenin doruğuna ulaşmıştık. Ve piramitler işte orada, çevremizdeydi. Devesini durdurup kolunu doğu yönüne doğru öylesine duygulu bir biçimde kaldırdı ki kolu sanki saygınlık kazandı.

“Evlerimiz, saraylarımız ve bizler yok olduktan çok uzun zaman sonra da piramitler olacak. Bu Ölümsüz Olan’ın gözünde de en yararlı oldukları anlamına gelmez mi?”

Elimi onunkinin üstüne koydum.

“Şimdi biz yaşıyoruz. Ve birlikteyiz. İkimiz yalnızız.”

Çevreye bir göz attıktan sonra,

“Evet, ikimiz yalnızız,” dedi.

Devesini benimkine yaklaştırdı, peçesini kaldırdı, beni dudaklarımdan öptü. Tanrım, Kıyamet Gününe dek öylece kalabilirdim.

Dudaklarından ayrılan ben değildim. Benden ayrılan da o değildi. Develerimiz, çarçabuk birbirinden uzaklaştı; dengemizi yitirip düşmekten korktuk.

“Geç oluyor. Dinlensek.”

“Piramitlerde mi?”

“Hayır, biraz daha ötede. Buradan birkaç mil uzakta beni büyütmüş olan dadımın köyü var. Her pazartesi akşamı beni bekler.”

Amin Maalouf, Afrikalı Leo, Yapı Kredi Yayınları, 1998, s.230-231

15 Nisan 2009 Çarşamba

"Şiddetli Sevgi"


“Şiddetli sevginin insana sunabileceği en yoğun hoşgörü düzeyinde yaşamanın ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Eğer düşünmediyseniz, bir düşünün… Şiddetli sevmek nasıl bir şeydir? Çıldırmadan düşünün ama!”

Buket Uzuner, Kumral Ada Mavi Tuna, Remzi Kitabevi, 1997, s. 75

14 Nisan 2009 Salı

"Ne Büyük Bir Haksızlıktı Bu!.."


“Grania Dunne’a aşık olsaydım hayatım ne kadar kolaylaşırdı” diye düşünüyordu Bill.

Grania yirmi üç yaşında olmalıydı, demek ki yaşları da uygundu. İyi bir aileden geliyordu, babası Mountainview’da öğretmendi, annesi Quentin’s Lokantası’nda kasiyerdi. Güzel bir kızdı, konuşmaktan zevk aldığı biriydi.”

…

“Aslında Grania başkalarıyla çıkmayı da denemişti, ama bu birliktelikler pek başarılı olmamıştı. Hep Tony’yi düşünüyor, gülünce göz kenarlarında oluşan karışıklıklar aklına geliyordu. Ne büyük bir haksızlıktı bu!.. İnsan neden bu denli uygunsuz birine aşık oluyordu?

Bill, Grania’nın anlattıklarının tümünü içtenlikle onaylıyordu. Kendisi de uygunsuz bir aşkın kurbanı değil miydi? O da en akla gelmeyecek birine, Lizzie Duffy’ye tutulmamış mıydı? Lizzie çok güzel, insanın başına dert açacak cinsten bir kızdı. Hayatı boyunca bütün yasaklara başkaldırmış, hep istediğini yapmış biriydi.

Lizzie de Bill’i seviyordu. Ya da seviyorum diyordu. Ya da sevdiği sanıyordu. “Hayatım boyunca bu kadar ciddi, bu kadar baykuş, bu kadar saygın ve bu kadar saçma birini tanımadım” diyordu. Lizzie Bill’i diğer erkek arkadaşlarıyla karşılaştırınca verdiği tüm sıfatlar yakışıyordu. Diğerleri olur olmaz her şeye gülen, iş bulmak veya bir işte devamlı çalışmak gibi sorunlara önem vermeyen, önceliği tatile gitmek veya eğlenmek olan kimselerdi. Lizzie’yi sevmek delilikten başka bir şey değildi aslında.

Bill ile Grania bir yandan kahve içiyorlar, bir yandan da “İnsan sadece kendine uygun olana aşık olsa hayat hem çok sıkıcı hem de ne kadar kolay olurdu” diyorlardı.”

Maeve Binchy, İtalyanca Aşk Başkadır, Doğan Kitap, 2002, s, 101-102

13 Nisan 2009 Pazartesi

AŞK


AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde…

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, Önsöz’den de önce!

10 Nisan 2009 Cuma

"Küçük Şey" mi?


“Bazen küçük şeylerden
ne müthiş sonuçlar alındığını gördükçe
İçimden, ‘küçük şey’ diye bir kavram olmadığını
düşünmek geliyor.”

Bruce Barton

8 Nisan 2009 Çarşamba

"Tulumbacı Sendromu"


"Küçük Şeyler" Haftası Devam Ediyor

“İnsanlar bazen belirledikleri bir hedefe doğru ilerlerken, birden bire bu ana hedefle hiç ilişkisi olmayan yeni bir hedefe yönelirler. Planlı yapılmayan bu hedef saptırma davranışına, eski İstanbul’un tulumbacılarından esinlenerek “Tulumbacı Sendromu” adını vermek istiyorum. Hedef saptırma ile tulumbacıların ne ilişkisi var?

Tulumbacılar, sırtlarında tulumbaları, koşarak yangın söndürmeye giderlerdi. Ana amaçları yangın söndürmekti. Bazen bir ekip aynı yönde giden bir başka ekiple karşılaşırdı. Nezaket kuralları gereği arkadan gelen ekibin adımlarını yavaşlatıp öndeki ekibi geçmemesi gerekirdi. Ancak bazı ekipler öndekileri sollamaya çalışırlardı. Sollamak o zamanlar da tehlikeli bir olaydı ve o anda kıyamet kopardı.

Sollanan tulumbacı ekibi sandıkları yere koyup kuşaklarından saldırmalarını (bir tür bıçak) çekerlerdi. Tabii sollayan ekip de. Yol üzerinde ciddi bir kavga başlayabilir, tulumbacıların kanlar içinde yerlere serildikleri olurdu. Bu onur savaşından galip çıkan taraflar, yenilen tarafın tulumbasını kapıp mahallelerine geri dönerlerdi. Ganimet sayılabilecek bu tulumbalar, mahallenin güvenli yeri olan hamamda saklanırdı. Sandık kaptırmak yüz kızartıcı, kapmak ise onur verici bir olaydı. Çok iyi de, bu arada yangın ne oldu?

Evet, yangın ne oldu? Yangın unutuldu. Ana amaçları yangını söndürmek olan tulumbacılar, yol üzerinde aniden ortaya çıkıveren bir ikinci amacın peşine takılıp ana amacı unuttular. İşte bu davranışa, “Tulumbacı Davranışı” veya “Tulumbacı Sendromu” adını vermek istedim. Tulumbacıların davranışlarına benzer davranışları, sanırım bizler de günlük yaşamımızda zaman zaman sergiliyoruz. Bütün bu davranışlara aynı adı verebiliriz.

Tulumbacı Sendromu; kafalarındaki belirli hedefler için yola çıkan kişilerin, önlerine aniden çıkan yeni hedeflerden ötürü, tali yollara saparak ana hedeften uzaklaşmalarına denilir.”

Üstün Dökmen, küçük şeyler 2, Sistem Yayıncılık, 2006, s. 88-89

"Yaşamda Suflör"


"Küçük Şeyler" Haftası Devam Ediyor...

“Hani tiyatroda suflör vardır, sahnenin arkasında, bazen öndeki gizli bir bölmede, seyircilerin göremeyeceği bir yerde durur. Oyun sırasında, sahnedeki sanatçının duyabileceği, ancak seyircilerin duyamayacakları bir ses tonuyla elindeki metni okur. Amaç, sanatçının repliklerini, yani ezberlediği metni unutması durumunda ona ne söylemesi gerektiğini hatırlatmaktır. Bu, işe yarar, duraklamaları engeller, sanatçıların kaygılarını azaltır. Suflörün tiyatroda önemli bir işlevi vardır.

Bence suflör yalnızca tiyatroda değil, yaşamın her alanında çıkıyor karşımıza. Ana babalar çocuklarına sürekli olarak nasıl davranmaları gerektiğini söylediklerinde, bir anlamda suflörlük etmiş oluyorlar.”

“Bir başkasının, ne düşünmesi, nasıl davranması, hatta bazen ne hissetmesi gerektiğini söyleyerek ona suflörlük ederiz.”

“Sahnede suflör gerekli olabilir, ancak yaşamın her kesiminde, çocuklarımıza ve birbirimize yerli yersiz suflörlük ettiğimizde, kendi doğrularımızı kulaklarına fısıldadığımızda, onların yaşam tarzlarına karışmış oluruz. Buna hakkımız var mı?”

Üstün Dökmen, küçük şeyler 2, Sistem Yayıncılık, 2006, s. 16-17

7 Nisan 2009 Salı

"Kalıp Düşünceler"


"Küçük Şeyler" Haftası Devam Ediyor...

“Psikolojide Bilişsel Davranışçı Yaklaşım" adı verilen bir yaklaşım var. Özetle şunu söylüyor: Duygularımızı ve davranışlarımızı ortaya çıkaran şey, dış faktörler değil, zihnimizin bir köşesine kaydetmiş olduğumuz kalıp düşüncelerdir. Kimi kuramcılar, söz konusu düşüncelerden bazılarının akılcı/gerçekçi olmadığını ve bunların sıkıntı yaratan duygulara ve davranışlara yol açtığını, ruh sağlığını olumsuz yönde etkilediğini belirtmektedirler*.”

“Epiklotes, “Olaylar önemli değildir; asıl onları algılama şeklimiz önemlidir” demiş. Epiklotes’in bu görüşü, Bilişsel Davranışçı Yaklaşımı özetlemektedir.”

*Bilişsel Davranışçı Yaklaşımın genel çerçevesi içinde, “Ben yetersizim” şeklindeki bir kalıp düşünce/temel inanç, ana inançlara; ara inançlar ise “Ben bu sınavdan geçemem” şeklindeki otomatik düşünceye yol açar, sıkıntı yaratır.

Üstün Dökmen, küçük şeyler…, Sistem Yayıncılık, 2006, s. 102-103

6 Nisan 2009 Pazartesi

"Küçük Şeyler" Haftası


“Enstantane Sıkıntısı…”

“Yaşamınızdaki küçük şeylerde büyük tatlar bulmak sizin sorumluluğunuzdur.”

“Sofrada, yakınlarınızdan birisinin bardağa su doldurmasını basit bir olay olarak algılayabilirsiniz. Ya da bu olayı tarih boyunca tekrarı olmayacak bir enstantane, muhteşem bir an olarak da algılayabilirsiniz. Bir kadının bir odadan diğerine giderken eteğini savurması kocasının veya bir erkeğin kravatını düzeltmesi karısının yıllar sonra hasretle hatırlayacağı bir anı olacak belki. Acaba bunları, gördüğümüz o ilk anda keyifle seyretsek ve keyif aldığımızı onlara söylesek nasıl olur?”

“Dünyada enstantane sıkıntısı yoktur; önemli olan sizin objektifinizin kaydetme gücüdür.”

Üstün Dökmen, küçük şeyler…, Sistem Yayıncılık, 2006, s. 33-34

3 Nisan 2009 Cuma

"Damaktaki Oyunlar"


“Raşit ona bir sokak satıcısından dondurma aldı. Meryem ilk kez dondurma yiyordu; bir yiyeceğin insan damağına böylesine oyunlar oynayabileceği hiç aklına gelmezdi. Bütün kaseyi iştahla silip süpürdü; üzerine serpilmiş şamfıstığı rendesini, dipteki minicik pirinç eriştelerini. Dondurmanın büyüleyici dokusuna, üst üste binen farklı lezzetlerin tatlılığına hayran kaldı.”

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş, Everest Yayınları, 2009, s. 84

2 Nisan 2009 Perşembe

Minik Satırlar


“Sonra topuğumun üstünde geri dönüp kendi tasarımım bir bakışla ona bakacağım, bastonumla bir iki oyuncak daha devirip, basıp gideceğim.”

…

“Londra’daki Antelope’da, elinde koca bir bardak cinle arkada oturmuş, o soyağacı tertemiz insanların keyfini çıkartıyor.”

…

“Boşluk ve yenilgi için bir kenara ayrılan gün; pazar”

J.P. Donleavy, Zencefil Adam, Yapı Kredi Yayınları, 2006, s.14,16, 20

1 Nisan 2009 Çarşamba

"Yadsıyabilirsin, Saklayamazsın!"


“Yılların silip yok edemediği, düşmanlıktan da öte bir şeyler var aramızda. Levent var. Yirmi yılı aşkın ayrılık serüveni, cezaevi kapısında da bitmemiş; belleğinden sürüp atmak istediği ne varsa, önlenemez bir akışkanlıkla bu soğuk kışla cezaevi karşısındaki kahvede dolup duruyordu yüreğine. Oğluna, Levent’e, yıllar yılı uzak durmasının Doktor Gülşen’den kaçmak olduğunu söylerken kendini suçlu saymaktan da bir türlü kurtulamamıştı. Yadsıyabilirsin, saklayamazsın. Sürüp giden yaşamın baş döndüren doğurganlığında bir şeyleri sonuna dek örtbas etmeğe kimi gücü yetiyor ki? İyice yorumdum artık. Geçmişte yitip kalmış acılı günleri bile buruk bir özlemle anımsıyordu. Ölçüler yamuluverdi; yaşlılığın göstergesi bunlar olsa gerek. Gülşen acımasızdı, katıydı. Kaskatıydı. Bir süre özendim ben de. Parçalandım. Bunu bugün söylüyorsun. Yo o günler de biliyordum. O yüzden yitirdim ne yitirdimse. Gülsen benden her vakit güçlü oldu; doğruydu anlamana da gelmez bu. Ona sorarsan hayının biriyim ben. Öyle miyim? Peki, niye soruyorsun? Maltepe paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Kalp yetmezliği tanısıyla yattığından beri, doktorların da baskısıyla, iyice azaltmıştı sigarayı. Çok dayanamazsa yakıyor, bu da günde beşi altıyı geçmiyordu. Tam bırakmak da istemiyordu, borçlulukla bağlıydı sigaraya! Bu zıkkım olmasaydı çıldırırdım ben o günler. Derince çekip dumanı bütün ciğerlerinde duymanın doyumuyla gevşedi, soluğunu boşattı ağır ağır.”

Vedat Türkali, Tek Kişilik Ölüm, Cem Yayınevi, 1990, s. 8

31 Mart 2009 Salı

"Şıngır Şıngır Uyum!"


“Şimdi sana bazı güzellikler anlatayım.

Çocukluğumda, her çocuk gibi tabii, karşıdan bir genç kız ya da bir gelin gelse başını bağlamasından hangi aşiretten olduğunu anlardım. Yani gelin mi, genç kız mı, sözlü mü, nişanlı mı? Bütün çocukların yemenisi olduğu halde hepimiz yalınayak gezerdik. Çünkü yemeni ile iyi koşamazdık. Fakat özellikle genç kızlar, genç kadınlar kesinlikle yalınayak dolaşmazdı. Bu, bir zenginlik, yoksulluk ölçüsü değildi.

Şimdi bot diyorlar, ona benzer kısacık çizmeler vardı. Yemeniciler, köşkerler dikerlerdi. Kadınlar işte bu mavi, kırmızı, pembe çizmeleri giyerlerdi. Siyah çizme giymezlerdi. Hem de yaz kış giyerlerdi. Bu çizmelerin altları düz ökçeliydi ama, mutlaka ince bir nalçası olurdu. O nalça ökçeyi korumak için değildi. Nalça, hahhal gibi bir ses çıkarırdı. Kadınlar şıngır şıngır bir güzel uyumla yürürlerdi. Ve nalçadan çıkan bu seslerden kadınları anlardık.

O güzelliği bugün de unutamıyorum.”

Ahmet Arif Anlatıyor, Kalbim Dinamit Kuyusu-Refik Durbaş, Piya Kitaplığı, 1997, s. 51

30 Mart 2009 Pazartesi

"Gümüş Kız"


“Bir anneannem olsaydı ve bana, “Gümüş yaz gümüş kızım, gümüş yaz gümüş kız!” deseydi ve ben de şimdi elinizde tuttuğunuz kitaba tam da bu yüzden “Gümüş Yaz, Gümüş Kız” adını koyduğuma dair güzel çocukluk hikayeleri anlatsaydım size… Belki de anneannem gümüşü çok severdi, diye başlardım anlatmaya. Onun gümüşe olan aşırı tutkusu, altına karşı bir tepkiydi çünkü bir Azeri prenses olan annesi –benim büyük anneannem- sevdiği genç yerine, kendisine ağırlığınca altın armağan eden başka bir adamla evlendirildiği için yaşamı boyunca altından nefret etmişti. O kadar nefret etmişti ki, evindeki hemen her nesneyi abartılı biçimde altının karşıtı ve ondan çok daha ucuz olan gümüşle kaplatmış, giderek gümüş renkle kendisini özdeşleştirmiş, yaşlılığında bile gürlüğünü ve güzelliğini koruyan uzun gümüş saçlarına bir ziynet gibi bakmıştı.

Büyük anneannem bir kadın olarak hiç mutlu olmadığı evliliğinde bütün sevgisini ve ilgisini tamamen çocuklarına yöneltmiş, ama beş oğlundan çok, kendisi gibi sevmediği biriyle evlendirilme olasılığı daha fazla olan tek kızına aşırı düşkünlüğüyle tanınmıştı. Yıllar, çok yıllar önce yaşayan büyük anneannem –büyük ninem- biricik kızını daima “gümüş kızım” diye severek büyütmüş, sonradan bir aile geleneğine dönüşecek bu deyim kuşaklar boyu yaşatılmıştı. Öyle ki, “gümüş kız” olmak büyük ninemin soyluluğuyla özdeşleşen bir asalet ünvanı gibi ailenin kızlarını taçlandırmış, adeta hepimizi güzelleştirmişti. Bu gelenek hala devam eder ve hepimiz ailenin bütün kızlarına bugün artık bir kadınlık kaderi olmayan zorla evlendirilmeye karşı direncin ve umudun nişanesi olarak “gümüş kız” deriz.

İşte ben de bir “gümüş kız” olarak büyüdüğüm ve yazmaya olan hevesimden ötürü sık sık “yaz gümüş kız, yaz gümüş kız, yaz!” sözleriyle yetiştiğim için, anılarımın, kişisel denemelerimin ve uzun iç-dökümlerimin (nehir söyleşi) yer aldığı bu kitaba da “Gümüş Yaz, Gümüş Kız” adını verdim, diyecektim. Fakat diyemedim, çünkü gerçekte bütün bunlar hiç olmadı!”

Buket Uzuner, Gümüş Yaz Gümüş Kız, Everest Yayınları, 2002, s. 3-4

27 Mart 2009 Cuma

"Kısa Kısa" Haftası


“Yeryüzünde hiç kimse yabanıllar, köylüler ve taşralılar kadar derinlemesine ve her yönüyle incelemez işlerini; bu nedenle, Düşünce’den İş’e geldikleri zaman hiçbir eksik bulamazsınız.”

Honore De Balzac

26 Mart 2009 Perşembe

"Kısa Kısa" Haftası


“Geride bıraktıklarımız ve ileride olacaklar, içimizde yatanlarla karşılaştırıldığında önemsiz kalır.”

Oliver Wendell Holmes

25 Mart 2009 Çarşamba

"Kısa Kısa" Haftası


“İnsanın yaşam düzeyini bilinçli bir çabayla yükseltme konusundaki tartışma götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir gerçek bilmiyorum.”

Henry David Thoreau

24 Mart 2009 Salı

"Kısa Kısa" Haftası


“Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.”

Xsentius Tapınağındaki Yazıttan.

23 Mart 2009 Pazartesi

20 Mart 2009 Cuma

"Ay Işığı Su İçer"


“Bir akşam üstüdür şarabi
Bahçeler ve dağlar üzre hükümran
Tam dünyayı dolaşmak saatindesin
Ay ışığı su içer birazdan”

Ahmet Arif Anlatıyor, Kalbim Dinamit Kuyusu-Refik Durbaş, Piya Kitaplığı, 1997, s. 38

19 Mart 2009 Perşembe

"Su Çürüdü"


Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür sakındığım ve her gün ancak bir kere dudaklarımı değdirdiğim… Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim… (Dilin suya dokunuşu… Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba kesilmesi bir an için) Her gün ancak bir kere değdiriyorum dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık; sünger, bütün vantuzlarını birden uzatmasın diye… Bataklıktaki suyun da bir su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi artık. Küstü, öldürdü kendini su…

Su çürüdü…

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Ahmet Telli, Su Çürüdü, Dost Kitabevi Yayınları, 1985, s. 69

18 Mart 2009 Çarşamba

"Ellerin Elleri..."


Ne kadar çok elimiz varmış meğer!
İlkin, senin elinle tutuşan benimki
Sonra çocuklarınki
Gençlerinki
Tekel işçilerininki
Sonra, ellerin elleri…
Ne kadar çok elimiz oldu, baksana
Tutuşa, tutuşa
Bir orman yangını gibi!

Can Yücel, Canfeda / El Tutuşa Tutuşa Şiiri, Papirüs Yayınları, 1997, s. 15

17 Mart 2009 Salı

"Aşklarımı Temize Çektim"


“ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim”

Murathan Mungan, Yaz Geçer/Yalnız Bir Opera Şiiri, Metis Yayınları, 1997, s. 12

16 Mart 2009 Pazartesi

"Güzelliğimiz..."


“uç vermiş filizleriz
büyürüz,
dilleniriz

/ b i z o l m a k t a n g e l i r g ü z e l l i ğ i m i z ... /"

Yılmaz Odabaşı, Yurtsuz Şiirler Cem Yayınevi, 1998, s.16

13 Mart 2009 Cuma

"Eskiden Çocuk Olmak"


“Sokağa Çıkmak; 60’ları bilmem ama 70’lerde çocuk olmanın en güzel tarafı, özgürlük duygusuydu. Gerçi bunun anlamını bilmiyorduk, çünkü bütün arsalar, bahçeler, sokaklar, paklar, deniz kenarları bizimdi. İstediğimiz zaman gider, oynar, gelirdik. Bunun bir tür çocuk özgürlüğü olduğunu arsalar ve yangın yerleri binalarla dolduktan; geniş, serin bahçeli evlerin yerini apartmanlar aldıktan; sokaklar arabaların egemenliğine terk edildikten sonra, büyüyünce anladık. Meğer şanslıymışız, çünkü özgürmüşüz.

Arsalar, yangın yerleri, ilk çocuk parkları; Hüzünlü ağaçlardan ayva çalmak; Dut silkmeler, mısır çalmalar; Tüm zamanların oyunu: futbol; Yakantop, istop, ortada sıçan; İp atlamak, beş taş; Misket, çivi, topaç, tik tak; Seksek, laklak, yoyo, aspirin; Kibrit atmaca, kibrit falı, kibritten evler; Ön dö trua, güzellik mi çirkinlik mi; İsim-şehir-hayvan, adam asmaca; Sapanlar, uçurtmalar, gazoz kapağı biriktirmek…”

Ayfer Tunç, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek/70’li Yıllarda Hayatımız, Yapı Kredi Yayıncılık, 2001, s.15-52

12 Mart 2009 Perşembe

" Can Kulağı"


“Ruhunuz, bedeninizin oturduğu sandalyeden kopar, havalanıp kıtalar aşar ve bambaşka bir coğrafyaya doğru kanat çırpar. Kıştan kaçan bir göçmen kuş gibi hayatı dayanılır kılan bir sıcaklığın peşine düşer.

“Üşümüş ruhların mucizevi göçü…”

Böyle anlar için ideal dostları vardır insanın… Onlar sabırlı bir sığınak gibi bekler sizi…

Bilirsiniz ki, sizden bir beklentisi yoktur. Kanayan yaralarınızı apaçık gösterebilirsiniz. Dinlerken, onun da yaralanacağını, kaynayacağını bilirsiniz. Zaten işte bunu seversiniz. Önyargısız sever sizi… Sırlarınızı kutsal bir emanet gibi saklayacağından, onları içki sofrasına meze, sizi kurda kuşa yem etmeyeceğinden eminsinizdir. Günün birinde “Ama bir tarihlerde ben senin için şunu yapmıştım” diye çıkıp gelmeyeceği kesindir. Kocaman bir koldur o; dara düştüğünüzde sizi tutup çekecek, geniş mi geniş bir göğüs; daraldığınızda başınızı dinlendirecek, bir müşfik el; saçlarınızın arasından gezinecek, ve dikkatli bir kulak; sizi can kulağıyla dinleyecek.”

İclal Aydın, Yaz Bitmesin…, Epsilon Yayıncılık, 2004, s. 146

11 Mart 2009 Çarşamba

"Şekerli Ekmek"


“Annem elimde ekmekle sokağa çıkmamdan hiç hoşlanmazdı. Herkes akşamüzeri yoğurtlu şekerli ekmekle dışarı çıkardı ve ben eksik kaldığım için çok üzülürdüm. Sokakta bir şey yemenin ayıp olduğu tek ev bizimkiydi sanki. Akşamüzeri fırından hamur alır gelirlerdi bazen komşular, Asaf ve Ayşegül bahçede ellerinde kızarmış hamurlar birlikte oturur, domates koparıp yerlerdi. Ben dördüncü kattaki evimizin balkonundan, sevdiğini kaptırmış kırpık saçlı Hülya Koçyiğit gibi izlerdim ikisini. Sonunda bir gün Asaf, Ayşegül’ü öptü…

Gözyaşlarım sel olurken, ilk aşk acımı kalbime gömdüm. O mahalleden taşındık…”

İclal Aydın, Bitmiş Aşklar Emanetçisi, Epsilon Yayıncılık, 2003, s.120

10 Mart 2009 Salı

"Eğer, Şayet, Lakin"


“Birbirinin aynıymış gibi üç kelime. Oysa değil işte, aynı değil ve aynı; taşıdıkları mutsuz ifade aynı.

Seni seviyorum, eğer beni terk etmezsen. Seni seviyorum, şayet beni aldatmazsan. Seni seviyorum, lakin işimi de seviyorum. İstediğin oyuncağı alacağım eğer tabağındaki yemeğini bitirirsen. Senin için o adamı arayıp iş isteyeceğim, şayet sen de bana kırmızı kazağını verirsen. Sana hayranım, lakin saç modelini sevmiyorum, değiştirmelisin.

Kim bilir kaç kez kuruluyor buna benzer cümleler gün boyunca. Kaç kez duyuyor ve kaç kez söylüyoruz. Nicedir uzak kaldık şartsız ve koşulsuz sevgi cümlelerinden.

Seni seviyorum. Sadece sen olduğun için. Gürültülü kahkahan, dağınıklığın, iştahın, sabah huysuzluğun, savrukluğun, küsmene rağmen. Seni seviyorum. Sen de beni sev diye değil. Seni çok seviyorum, o kadar çok seviyorum ki yanımda mutsuzsan eğer, benden uzakta mutlu ol, diyebilecek kadar. Ne varsa seninle ve senin sesinle, ne varsa elde kalan, paylaşarak. Eğer bir gün gitsen de, şayet beni benim seni sevdiğim gibi sevmesen de seviyorum. Lakin gitmeni hiç istemiyorum.”

İclal Aydın, Hayat Güzeldir, Epsilon Yayıncılık, 2001, s.173

9 Mart 2009 Pazartesi

"Kolay İncinirliğimiz..."


“Yaşamımızda yaptığımız en insanca şey dürüstçe kanılarımızı söylemeyi öğrenmemiz ve bunların sonuçlarına katlanarak yaşamamızdır. Bu, sevginin birincil derecede gereksinimidir. Ve bizleri alay ederek aşağılayan kişilere karış kolay incinir duruma sokar. Ancak bu kolay incinirliğimiz başka kişilere verebileceğimiz tek şeydir.”

Leo Buscaglia, Sevgi, İnkılap Kitabevi, 1986, s.200

8 Mart 2009 Pazar

"Kadın İlkeldir... Yürek İlkeldir..."


“Kadınların daha ilkel olduğunu söylediğimde onları küçümsemiyorum… ‘İlkel” derken daha doğal olmaktan, varoluş ile daha uyumlu olmaktan bahsediyorum. Medeniyet bir kandırmacadır, doğadan uzak düşmektir. İnsan ne kadar medeni olursa, o kadar zihnine takılıp kalır. Yüreğiyle temasını yitirir. Yürek hala ilkeldir. Neyse ki, üniversiteler henüz yürekleri eğitip onları medenileştirmenin bir yolunu bulamamıştır. İnsanlığın varlığını sürdürebilmesi için tek umut bu.”

…

“Eğer kadın gerçekten bir kadın olma özgürlüğüne sahip değilse, erkek de asla gerçek bir erkek olma özgürlüğüne sahip olmayacaktır. Kadının özgürlüğü, erkeğin özgürlüğü için bir zorunluluktur. Bu erkeğin özgürlüğünden daha temel bir şeydir. Ve eğer bir kadın –yüzyıllardır olduğu gibi- bir köleyse, erkeği de zor fark edilen yöntemlerle köleleştirecektir. Onun yöntemleri çok incedir… Kadın bütünüyle özgür olmalıdır ki erkeğine de özgürlük verebilsin.”

Osho, Kadın/Dişiliğin Manevi Gücüyle Temasa Geçmek-Kadın Özgürlüğü Hareketi Bölümü, Ovvo Basım Yayın, 2005, s. 47, 39

6 Mart 2009 Cuma

"En Çok Arzulanan İki Şey"


“Gerçi çok yüksek eğitim görmüş kişilerin de bazen zalim olduklarını kabul etmek gerekir, ama hiç şüphe yok ki, bunlar arasından zalim, kafaları işlenmemiş insanlar arasındakine oranla pek seyrek çıkar. Okulda herkese çatan oğlanlar arasında beyinsel yeteneği ortalama bir düzeyde olanına pek seyrek rastlanır. Bir linç olayında gözü dönmüşlerin başını çekenler çok kere son derece cahil adamlardır. Bunun nedeni, kafaların eğitilmesinin mutlaka olumlu insancıl duygular uyandırabilmesinden değildir; gerçi öyle de olabilir ama asıl neden, eğitilmiş kafaların, komşulara kötülük etmekten daha başka şeylere merak duymasında, kendine güvenme duygusunu insanlar üzerinde egemenlik kurmaktan başka kaynaklarda arayıp bulmasındadır.

Genellikle insanlar tarafından en çok arzulanan iki şeyden birincisi iktidar sahibi olmak, ikincisi de hayranlık uyandırmaktır. Cahil kişiler bir kural olarak bunların her birini, fiziksel üstünlük elde etmek suretiyle gaddarca yollardan başarır. Kültür ise insana iktidarı daha az zararlı biçimlerle kazandırdığı gibi, hayranlığı da, hayranlığa daha layık yollardan uyandırma olanağını sağlar. Galile, dünyayı değiştirmek bakımından herhangi bir hükümdardan çok fazlasını yapmıştır; Galile’nin iktidarı ise, kendisine eza cefa edenlerin iktidarını çok aştı. Bundan dolayı da Galile, karşılık olarak kendisine eza cefa edenlere aynı şeyi yapmayı amaç edinmedi.

Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, Cem Yayinevi, 1990, s. 34

5 Mart 2009 Perşembe

"Öteki Dünyada Güçlü Olacaklar"


“… ama ölene ne oluyor? Bazı bölgelerde onun ilkbahar geldiğinde tekrar topraktan bitivereceğine inanıyorlar, ama ben hiç öyle bir olay görmedim. Geçmişteki inancıma göre, kendimi öteki dünyada güçlü olacakların eline teslim etmem gerekiyordu. Yani ya tanrıların, ya da şeytanların. Ama şimdi kendi yıldızım hızla solduğuna göre, başka dünyaların savaş oyunlarında piyon olmak istemiyorum.”

“Bu tanrılara karşı gelmek mi, efendim?”

“Sanmıyorum. Beni yaratanlar ister tanrı, ister şeytan olsun, planlarına karşı koymakta kullanacağım bu aklı da yarattılar. Herhalde kendi yaptıkları kalbin içinde bir karşı koyma gücü bulunduğunu bilecek kadar akılları vardı.”

Tom Robbins, Parfümün Dansı, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 31

4 Mart 2009 Çarşamba

"Senin Yanında Olmalıyım!"


“Nora sadece, “Geri dönemem” dedi. “Senin yanında olmalıyım. Ne yazık ki gerçek bu. Sonsuza dek burada kalacağım.”

Dediğini yapmıştı.

Seneler geçmiş ve Signora sergilediği kararlılık sayesinde Annunziata’nın bir parçası olmuştu. Gelişinin gerçek nedenini bilmeyen, sadece İtalya’yı sevdiği için geldiğini inandırıcı bulmayan köy halkının onu gerçek anlamda kabul ettiği söylenemese de hayatlarının bir parçası olarak görmeye alışmışlardı. Köy meydanında, bir evin iki odasında yaşıyordu. Evin sahibi yaşlı karıkocanın işlerini gördüğü için, sabahları dumanı tüten kahveler getirip alışverişlerini yaptığı için kirayı az ödüyordu.”

…

“İtalyanca’yı bir kitaptan öğrenmişti. Deyimlerin üstünden geçe geçe kitabı eskitmiş, lime lime yapmıştı. Kendi kendine sorular sorar, onları yanıtlardı. Zamanla o yumuşak sesli İrlandalı kadın İtalyanca’yı öğrenmeyi başarmıştı.”

…

“Ve seneler geçti.

Signora’nın kızıl saçlarının arasında beyazlar belirdi. Etrafındaki esmer kadınların aksine bu beyaz saçlar onu yaşlandırmıyordu. Sanki saçları güneşten açılmıştı.”

…

“Elli yaşında olmak ne demekti? Oysa Signora kendini buraya geldiği günkü gibi hissediyordu, bir yaş fazla değil… Pişman oldu hiçbir şey de yoktu. Acaba bu köyde veya başka bir yerde bunu söyleyebilecek kaç kişi vardır?”

Maeve Binchy, İtalyanca Aşk Başkadır, Doğan Kitap, 2002, s, 56-62

3 Mart 2009 Salı

"Unuttuğunu Anımsıyor..."


“Bu arada, çok iyi tanıdığı birine benzeyen, ama kim olduğunu bir türlü çıkaramadığı, bunun için de üzüldüğü, ağladığı birini daha anımsar gibi oluyordu. Kimi zaman bir aydır yatıyormuş gibi geliyordu ona, kimi zaman hep aynı günün sürüp gitmekte olduğunu sanıyordu. Ama o konuya gelince, hepten unutup gitmişti o konuyu. Öte yandan her an, unutmasının olanaksız olduğu bir şeyi unuttuğunu anımsıyor, anımsadıkça perişan oluyor, acılar çekiyor, inliyor, çıldıracak gibi oluyor, ya da dayanılmaz bir dehşete kapılıyordu. O zaman yerinden fırlayıp kaçmak istiyordu, ama her seferinde biri güç kullanarak durduruyordu onu, gene kaybediyordu kendini. Sonunda iyice geldi kendine.”

Dostoyevski, Suç ve Ceza, İletişim Yayınları, 2003, s. 139

2 Mart 2009 Pazartesi

"Yaşamın Soylu Çekicilikleri"


“Onu sanki gençliğimde yitirdim, olgunluk çağımda yeniden buldum; o artık yokken! Her erkeğin, bu arada babamın da, mutluluğu yakalamak için yanlış yollara da sapmaya hakkı olduğunu ancak saçlarıma aklar düştüğü zaman anladım. Ancak o zaman onun yanlışlarına saygı duymaya başladım. Senin de benim yanlışlarıma benzer saygıyı duymanı dilerim oğlum. Senin de kimi zamanlar böyle yanlışlara düşmeni dilerim. Ve umarım sen de acımasızlık noktasına varana dek seversin ve dilerim sen de yaşamın soylu çekiciliklerini uzun süre algılayabilesin.”

Amin Maalouf, Afrikalı Leo, Yapı Kredi Yayınları, 1998, s.83

27 Şubat 2009 Cuma

"Ne Kırlangıç Türküsüydü O!"


"Ne varki birkaç ay sonra bir kadının suskunluğunun ne kadar anlamlı olduğunu ve dağınık bir konuşmanın ne düşünceler gizleyebileceğini anladım. Önce koltuğumda rahat oturmaya çalıştım, sonra kendimi kontesin büyülü sesine bırakarak durumumun üstünlüklerinin keyfini çıkardım. Ruhunun soluğu tıpkı bir flütün anahtarları altında bölünen ses gibi hecelerin kıvrımlarında yayılıyordu. Kulakta dalgalanarak son buluyor, kan akışını hızlandırıyordu. "İ" ile biten sözcükleri söyleyişi bir kuşun ötüşüne benziyordu. "Ş" sesini okşar gibi söylüyordu. "T"leri ise yüreğinin zorbalığını belli eden bir biçimde söylüyordu. Böylece farkında olmadan sözcüklerin anlamını genişletiyor, ruhu insanüstü bir dünyaya sürüklüyordu. Kaç kez hemen bitirebileceğim bir tartışmayı uzattım! Kaç kez insan sesinin bu konserlerini dinlemek için, dudağından ruhuyla dolu havayı içime çekebilmek için, konuşulan bu ışığı, kontesi göğsüme bastırır gibi coşkuyla kucaklamak için, haksız yere azarlattırdım kendimi! Gülebildiği zaman ne kırlangıç türküsüydü o! Kederlerinden söz etmeye başlayınca da nasıl eşlerini çağıran kuğunun sesini andırırdı sesi! Kontesin dikkatsizliğinden yararlanarak kendisini inceledim. Bakışım güzel konuşmacının üzerinde kayarak bayram ediyor, belini sıkıyor, ayaklarını öpüyor ve saçının kıvrımlarıyla oynuyordu. Bununla birlikte yaşamlarında gerçek bir tutkunun sınırsız sevinçlerini duymuş olanların anlayacakları bir korkunun pençesinde kıvranmaktaydım."

Honore de Balzac, Vadideki Zambak, Oğlak Yayınları, 2000, s.37

26 Şubat 2009 Perşembe

"En Çok Sevdiği Eşyası"


“Aramızda kalsın, kaç yaşındasın Antonio Jose Bolivar?”

“Çok, ama çok yaşlıyım. Kafa kağıdıma göre altmış filan, ama kaydım yapıldığında çoktan koşturduğuma bakılırsa yetmişime yaklaşmış olmalıyım.”

“Sucre”nin hareket çanı çalınca kalkıp vedalaşmak zorunda kaldılar. İhtiyar, gemi ırmağın kıvrıldığı noktada gözden kayboluncaya kadar iskelede kaldı. Sonra artık o gün kimseyle konuşmamaya karar verip takma dişlerini çıkardı, bir mendile sardı ve kitaplarını göğsüne bastırıp kulübesine doğru yürüdü.”

…

“Antonio Jose Bolivar okur, ama yazamazdı.
Gerçi hiç olmazsa seçim dönemlerinde herhangi bir belgeyi imzalamak üzere adını karalamayı öğrenmişti, ama böylesine olaylar o kadar az yaşanıyordu ki sonunda neredeyse bunu bile unutmuştu.

Heceleri birbirine ekleyerek yavaşça okur, ağzında eritircesine sessizce mırıldanır, bir sözcüğü söktüğü an bir solukta tekrarlardı. Aynı işi daha sonra bütün bir tümceyi söktüğü zaman da yapar, böylece sayfalara işlenmiş duygu ve düşüncelerle kendisini özdeşleştirirdi.

Herhangi bir paragraftan özellikle hoşlandığında birkaç kez daha okurdu: İnsan dilinin ne kadar güzel olduğunu kavramak için yeterince çok tekrarlamanın gerektiğini düşünürdü.

En çok sevdiği ikinci eşyası olan bir büyütecin yardımıyla okurdu. En sevdiği eşyası ise takma dişleriydi.”

Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Can Yayınları, 1992, s. 29-30

25 Şubat 2009 Çarşamba

"ömrünü güne göm"


“ilk vapuru kaçırma
ilk treni kaçırma

ilk ekmeği-ilk simiti
ilk peyniri-ilk işi
yakala

tüm ilkleri yakala
tüm ilkleri yakala

ve bunu hep tekrarla
ve bunu hep tekrarla

kalbini gün içinde eğele
beynini gün içinde
eğele

ömrünü güne göm

kaldığımız yerde midir
dediğimiz günaydın

bugünde mi sözcüklerin
dünde mi

Metin Üstündağ, Kalk Gidelim Defteri, Parantez Yayınları, 1994, s.27

24 Şubat 2009 Salı

"Yorgunum"


“Zaten yorgunluk benim genel halim. Bana, “Nasılsın?” diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın “Yorgunum” demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak “Yorgunum”. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtmaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum.”

Murathan Mungan, Yüksek Topuklar, Metis Yayınları, 2002, s.109

23 Şubat 2009 Pazartesi

"İnsancıl ve Pireci"


“Abicim benim adım Pire Memet. Yok ha, öyle hopladığım, zıpladığım veya abime diyeyim mapustan kaçtığım falan için adım Pire Memet değil. Şimdi benim pirelere karşı büyük saygım vardır. Nedense pirelerin de bana. Koynumda belki otuz pire beslerim, hiçbiri de ısırmaz beni. Niye ısırmaz hala bilmem. Koğuş arkadaşlarım kendi üstlerinde bir pire bulsalar, tutar bana getirirler. Ben de onu alır koynuma koyarım, bir daha o bir yere gitmez. Yani ya abicim hani sinek kağıtları vardır. Yapışır sinek kalır üzerinde, ben de öyle, hangi pire gelse, yapışır bana, bir daha bir yere gitmez. İşte bu yüzden mapusta adımız Pire’ye çıktı. Ha pireler yüzünden rahatım da yerindedir, arkadaşlara bazen bir kızarım:

“Lan, derim, vallahi billehi pireleri bir salarsam üzerinize.” O zaman bir dediğimi iki etmezler. Yok ha abicim, aslında ben hem çok pireciyim, hem de çok insancılım… Bakma ömür boyu mapus cezasına çarptırılmışım ama…”

Muzaffer İzgü, Dayak Birincisi, Bilgi Yayinevi, 1980, s.109

20 Şubat 2009 Cuma

"Kaybedince..."


“Ödlek olmak matrak bir şey aslında. Belki o kadar da ödlek değilimdir. Ne bileyim? Belki de biraz ödleğimdir, biraz da eldivenleri kaybolunca pek umursamayan biriyimdir. Benim derdim de bu işte; bir şeyim kaybolunca hiç umursamıyorum; küçükken annem buna çok kızardı. Bazı herifler kaybettikleri bir şeyin peşinde günlerce koştururlar. Kaybedince üzüleceğim bir şeyim olmadı hiç.”

J.D. Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Yapı Kredi Yayınları, 1997, s.123

19 Şubat 2009 Perşembe

"Kurt" Ve "İnsan"


“Okul öğretmenleri arasında ün salmış, darkafalıların el üstünde tuttuğu “İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsünde!” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto’yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da göğsünde iki ruh (kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer.”
…
“Kendinden bir parçayı insan, bir parçayı kurt diye niteler ve bu kadarla işi bitmiş, kendini tükenmiş görür. Tüm ussal, yüceltilmiş ya da uygar özleri “insan”ın, tüm içgüdüsel, vahşi, karmaşık özleri ise “kurt”un içine tıkıştırır. Ne var ki, hayatta her şey bizim düşündüğümüz kadar basit, zavallı budalaca dilimizdeki kadar kaba biçimde olup bitmez. “
…
“İnsan” ve “kurt” kapsamına alamadığı şeyleri gözü görmez hiç. Ve “insan” kapsamına da akıl almayacak kadar çok şey sığdırır! Belirgin olarak kurt özelliği taşımayan korkak, maymunsu, budalaca ve küçük ne çok şey varsa “insan” kapsamına; üzerlerinde henüz egemenlik kuramadığı güçlü ve soylu şeyleri de “kurt” kapsamına alır.”

Hermann Hesse, Bozkırkurdu, Yapı Kredi Yayınları, 2003, s. 57, 62,

18 Şubat 2009 Çarşamba

Başka Frekans


Vurdun, acısı daha geçmedi,
Biliyorum, geçecek.
Ama öyle ağır konuştun ki ardından.
O, gittikçe gerçek.

Özdemir Asaf, Bir Kapı Önünde/ Ataol Behramoğlu, Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Sosyal Yayınları, 1987, s.533

17 Şubat 2009 Salı

"Olamayacaksan olmazsın!.."


“Utanmazlığı bu kadar ileri götürdün mü nasıl düşünürsen düşün! Benim sanata sığınmam da korkumdan demek! Çirkinliklerin getirdiği acılardan kaçıp sanata sığındığım doğru; tek nedeni korku mu bu kaçışın? Başka nedenleri de olabilir; korkunun baskınlığını yadsıyabiliyor musun? Kılı kırk yarıp derinine inince salt doğruya varmazsın. Biraz ırgaladın mı ardından olmayacak şeyler çıkmayan hangi davranışımız var? Şiddetin böylesi yaygın olduğu toplumda korku da doğal. Gerekli bile. Küçültmez, daha insan kılar bizi. Diyelim korktuğumdan yaptım ne yaptımsa tutukluluk günlerimde. Korkmayıp eski yerimde diretseydim ne yanlışlara kayıp gidecektim kimbilir! Sanatı bu çelişkiler yarattı. Gerekli kılan da o. Benim asıl acım, bu kadar çok sanat sözü etmeme karşın yaratıcılık yeteneğinden yoksun olmam belki. Gençlik yıllarında özendiği öykücülükten öte bir şey gelmemişti elinden. Üç beş denemeden sonra bırakmıştı onu da. Olmuyordu, üstelemenin anlamı yoktu ki. Biraz resim beceresi vardı belki, geliştirememişti onu da. Minyatürler yapmaya kalkıştı bir ara, yürütemedi. Neyi gösteriyordu bütün bunlar? Olamayacaksan olmazsın!.. Sanatta da böyle bu, öteki alanlarda da… Yeri belli sanat eleştirmeni olmakmış benim payıma düşen; bu kadarı da yetiyor bana. Ülkeye güzeli kazandırmanın kavgasını veriyorum. Boyamaları, dokumaları, oymaları, örmeleri, yazmaları, çizmeleriyle insanımızın bilinçaltı zenginliklerini, coşkusunu, duyarlığını, göz nurunu, alın terini çıkarıyorsun ortaya; hem de kan dökmeden, kimseleri acılara batırmadan…”

Vedat Türkali, Tek Kişilik Ölüm, Cem Yayınevi, 1990, s. 77

16 Şubat 2009 Pazartesi

"Benzin Olsaydı Keşke!"


“Tenekeyle palayı bıraktığı yere gitti. Geçidin tabanında bir sürü dal vardı, mevsimlik kuru odun; istediği kadar yağlı tohum, yaban baklası, katran dalı, birkaç tane de çam dalı. Tahtaları üst üste dizip bir metre yüksekliğinde kaba saba bir kerevet yaptı. Bütün yüzeyine gazyağı döktü kerevetin. Benzin olsaydı keşke. Keşke olsaydı. Karısının parçalanmış, yağmalanmış ölüsünü kollarına aldı, usulca yatırdı bu döşeğe.

“Böyle yapmak gerektiğini nereden biliyorsun?” diye uluyordu ağabeyi. “Kızılderililer böyle mi ölü gömerlermiş? Yaptığının doğru olduğunu nereden çıkarıyorsun?”

Döşeği dört ucundan tutuşturdu, sonra şapkasını çıkardı, köşeleri dolaşıp ateşi körükledi; neden sonra beklediği ısıyı buldu ateş, hiç değilse bu olanaklarla, fazlası umulmazdı.

Dönüp seslendi ağabeyine: “Ne yaptığımı nereden bilebilirim? Doğru olup olmadığını nereden kestirebilirim? Daha önce hiç karşılaşmadım ki böyle bir durumla.”

Ateş, döşeğin altındaki tahtaları yalazlamaya başlamıştı. Döndü kabrero, yürüdü gitti. O anda, daha önce hiç söylemediği, bir kere bile, eğrelti otlarının yeşil örgüsü ardında geçirilen o iki yıl boyunca bir kere bile ağzına almadığı, almak gereğini duymadığı sözcükler geldi aklına: “Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm.”

Andrew Jolly, Seni İçime Gömdüm, Ara Yayıncılık, 1988, s.173

14 Şubat 2009 Cumartesi

Aşk


Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.


Özdemir Asaf, http://www.siirperisi.net/siir.asp?siir=569

13 Şubat 2009 Cuma

Aşk İyidir...


"Aşk iyidir bak
Duyumunu artırır insanın

...

Hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
Alıp vereceğin olacak ille
Aşk maşk buz gibi yaşayacaksın."


Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil Kitabı/Buz Gibi Şiiri Adam Yayınları, 1998, s.30

12 Şubat 2009 Perşembe

Elit Bir Grup


Metafizikçi Stuart Wilde şöyle yazmıştı: “Başınıza gelen olayların sorumluluğunu kabul ederseniz, dünya nüfusunun içindeki çok elit bir gruba dahil olacaksınız.”

Işık Menderes, Radikal Gazetesi, Kader mi özgür irade mi? adlı makaleden, 17 Ocak 2004

11 Şubat 2009 Çarşamba

"Güzel Gerçeklik"


Kendisine şizofren teşhisi konulan genç bir kız, Renee, gerçekliği yitirmeye başlamasından, “güzel gerçekliğe” yeniden kavuşuncaya dek süren, “Aydınlanma Ülkesine” yaptığı, olağanüstü serüvenlerle dolu zihinsel yolculuğu sarsıcı ve sürükleyici bir anlatı biçiminde aktarıyor.

İlk Gerçekdışılık Duygularının Ortaya Çıkışı

“Renee, iyileştikten kısa bir süre sonra bana, beş yaşındayken yaşamış olduğu ilk gerçekdışılık duygularına ilişkin açıklamalarda bulunmuştu. Şimdi bunları birlikte öğrenelim.

“Bu olayın başıma geldiği günü çok iyi anımsıyorum. Zaman zaman yaptığım gibi, yalnız başıma gezmeye çıkmıştım. (O sıralarda köy yerinde, yazlıktaydık) Birdenbire, o an önünden geçmekte olduğum okuldan müzik dersindeki çocukların söylediği Almanca bir şarkı yükseldi. Dinlemek için durdum; işte o anda içimde, çözümlenmesi güç ancak daha sonraları hissettiklerimin tümüne benzer garip bir duygu uyandı: Bu, gerçekdışılık duygusuydu. Okulu tanıyamıyormuşum gibi geldi; bir kışla kadar büyümüştü, şarkı söyleyen çocuklar da şarkı söylemeye zorlanan tutuklular olmuşlardı. Sanki okul ve çocukların şarkısı dünyanın geri kalan bölümünden kopmuştu. Yine o anda gözlerim uçsuz bucaksız bir başak tarlasına takıldı. Güneşin altında parlayan bu sarı sonsuzlukla kaygan taştan yapılmış kışla okuldaki tutuklu çocukların şarkısı bende öylesine yoğun bir kaygı uyandırdı ki hıçkırarak ağlamaya başladım. Ardından, koşarak kendi bahçemize geldim ve “her şeyin her günkü gibi olmasını sağlamak” başka bir deyişle yeniden gerçeğe dönmek için oyun oynamaya koyuldum. Daha sonraları gerçekdışılık duygumda her zaman yer açacak unsurlar ilk kez o an ortaya çıktı: Uçsuz bucaksız büyüklük, parlak ışık, nesnenin kayganlığı ve parlaklığı.

Başıma gelenlere pek bir anlam veremiyordum. Ancak babamın bir sevgilisi olduğunu ve anneme acı çektirdiğini aynı dönemde öğrenmiştim. Annemin, babam kendisini terk edecek olursa kendini öldüreceğini söylediğini duyduğumdan, bu gerçekliği öğrenmem beni büsbütün altüst etmişti.”

M.A. Sechehaye, Bir Şizofren Kızın Güncesi, Yol Yayınları, 1993, s. 19-20

10 Şubat 2009 Salı

Çantan Neden Ağır Postacı?


“Ağır ağır uzaklaşıyor postacı. Elimde bir kağıt tomarı. Elimde sınıfımızın ilk ölüsünün cesedi, elimde senin inanılmaz yaşlılığın, elimde bütün bir sürgün. Postacının omuzları düşük. Kar yağıyor karşı kavaklara. Elimdeki kağıt tomarına, çam ağacının yeşil dallarına, Frankfurt’a, sınıfımızın ilk ölüsünün üzerine, senin şakaklarına, daha kaç yıl bekleyeceğimizi bilmediğimiz bir istasyona kar yağıyor.

Postacının itip götürdüğü tekerlekli çantası ağır, çok ağırmış gibi geliyor şimdi bana. Arkasından koşuyorum karların içinde düşe kalka. “Dur postacı, dur ucundan tutayım. Dur! Çantan ağır. Çantanda yıllar, çantanda ülkeler var. Çantanda tüm gençliğimiz, tüm umutlarımız, tüm savaşlarımız ve yenilgilerimiz var. Dur! Belki bir gazete daha kalmıştır çantanın bir köşesinde. Bir ölü daha vardır belki şu elime bıraktığından başka. Dur! Orada dostlarım, orada umutlarım, orada ölülerim ve belki de –kimbilir- orada, çantanın bir köşesinde adı “Umut” olan bir çocuğun doğum ilanı var.”

Oya Baydar, Elveda Alyoşa, Can Yayınları, 1991, s. 12-13

9 Şubat 2009 Pazartesi

Paşa Anne! Paşa Çocuk!


“Sürekli dış kontrollü bir disiplin ve yaptırımla idare edilen evlerde, anne veya babanın aniden tavır değiştirerek iç kontrollü disipline (özdenetim) yönelmeleri, çocuklarda bir bocalama yaratabilir. Devamlı bağırılmaya, ikaz edilmeye alışmış bir çocuk, aniden, bağırmayan ve aşırı tepki göstermeyen bir anne veya babayla karşılaşınca şaşırabilir. Grup çalışmalarından sonra, bu şekilde tavır değiştiren bir anneye çocuğu şöyle bir soru sormuştu. “Peki anne, neden artık bağırmıyorsun?”

Diğer bir anne ise çocuğuyla kendi arasındaki şu hoş olayı aktarmıştı: Tartışmalı bir ilişkiden sonra ve sürekli ikazlardan sıyrılıp farklı bir yaklaşımla çocuğuna hitap eden anne, Burak’ın artık söylenmeden bazı görevlerini yerine getirmesi ve yapmaması gereken şeyleri kendiliğinden yapmaması üzerine, bir gün: “Biliyor musun Burak, sen çok paşa bir çocuk oldun” diyor. Burak ise annesine şöyle bir yanıt veriyor. “Aslında sen çok paşa bir anne oldun!”

Leyla Navaro, Gerçekten Beni Duyuyor Musun?/Sevdiklerinizi Gerçekten Duyun, Kendinizi Daha İçtenlikle Duyurun, Remzi Kitabevi, 2006, s.100

6 Şubat 2009 Cuma

"Salao"


“Sandalıyla Gulf Stream’de balıkçılık yapan yaşlı bir adamdı ve seksen dört günden beri tek balık yakalayamamıştı. İlk kırk gün yanında bir de yardımcı çocuk vardı. Ama balıksız geçen kırk gün sonunda çocuğun ailesi yaşlı adamın salao, başka bir deyişle yazgısının son derece kötü olduğu kanısına vardı. Böylece oğulları bir başka sandalda çalışmaya başladı ve ilk hafta içinde üç iri balık yakaladı. Yaşlı adamın her gün eli boş dönmesi çocuğu çok üzüyordu. Sandalının gelişini görünce kıyıya iniyor, ya kıvrılmış oltalarla kanca ve zıpkını, ya da serene sarılmış yelkeni taşıyarak ona yardım ediyordu. Un çuvallarıyla yamadığı yelken, yaşlı adamın sürekli yenilgisini simgeleyen bir sancak gibiydi.

Balıkçı Santiago zayıftı ve ensesinde derin kırışıklar vardı. Az güneş ışınlarının tropik denizde yansımsı sonucu oluşan iyi huylu deri kanseri yanaklarında kahverengi çiller bırakmıştı. Ellerinde ise ağır balıkları sandala çekerken oluşan derin yara izleri vardı. Ama bu izlerin hiçbiri yeni değil, önceleri balıkların yaşadığı bir çöldeki erozyonlar kadar eskiydi.

Güleç ve yenilgi nedir bilmeyen deniz rengi gözleri dışında her yanı yanmıştı.”

Ernest Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz, Oda Yayınları, 1981, s.5

5 Şubat 2009 Perşembe

"Eski Toprak"


“Apartmanın iki kapısı vardı. Bir konuklar, bir de hizmetçiler için, satıcılar için. Büyük kapının üzerindeki kabartmalı tunç levhada ‘Hayruş’ diye yazıyordu. Altında daha büyük, oyulmuş kara bir yazı ile ‘Hanımefendi’.

Çalındığında bülbül gibi şakıyan zilin yuvarlağı da, ‘Hayruş’ adının yazıldığı levha örneği kabartmalı, tunçtandı. Her hafta özenle parlatıldığı için zil ve ‘Hayruş Hanımefendi’ yazılı levha altın gibi ışıldar, göz alırdı. Apartmanın öbür katlarındaki hizmetçiler sık sık paylanırlardı bu yüzden: “Bak hanımefendinin kapısının temizliğine!”, “Bak ziline!”, “Bak paspasına!” diye.

Gerçekten de titizliğe varacak kadar temiz kadındı hanımefendi. İyi yürekli, insan düşkünüydü. Kocamışlığın bile dokunup bozamadığı soylu bir güzellik vardı onda. Ayazpaşa’dakiler, konak komşuları çok sevip sayarlardı. “Eski toprak, Osmanlı Hanımefendisi, yoksul anası, pırlanta gibi yüreği var…” böyle derlerdi oralarda arkasından. Oğulları ve kızı için, yakınlarının, “Bunlar kime benzemiş, kime çekmiş!” diye şaşırıp kalmaları belki bu yüzdendi.

Ölümü, birkaç yıldan beri yerleşmeye çabaladığı Bebek semtinde ve oturduğu apartmanda olay yarattı. Onun gibi varlığı ve sağlığı yerinde, kocamışlığından başka derdi olmayan bir hanımefendinin kendilerini yok etmeye kalkacağı kimsenin aklının ucundan geçmemişti.”

Peride Celal, Bir Hanımefendinin Ölümü, Can Yayınları, 1995, s.7

4 Şubat 2009 Çarşamba

Gül Kokusu


“Tuhaf bir düşten sıçrayarak uyandım. Düşümde sonsuz bir yalnızlık içindeydim. Hiç durmadan yürüyordum. Önceleri çevremdeki mutlak sessizlikten hoşnuttum. Şarkı bile söyledim. Avaz avaz bağırdım. Dedim ya, önceleri hoşnuttum.

Hiç durmadan yürüyordum. Issızlık öylesine yoğun ve çevremde her şey öylesine ölüydü ki, çok geçmeden kendi sesimden ürkmeye başladım, sesimi kıstım, kendi adımlarımdan ürkmeye başladım, durdum, öylesine, ıssızlığın ortasında durdum.

Çevremde hiçbir şey yaşamıyordu. Mevsimler yoktu. Ağaçlar çiçek açmıyordu, kimse kimseye seslenmiyordu, her şey ölüydü. Usul usul yaklaşan ölümün ayak sesleriydi. Sakin ve kararlıydı, neredeyse sevimli bir gülümsemeyle elini uzatıyordu, çevremdeki ıssızlığı yok eden tek şey ölümün soğuk ve güvenli gülümsemesiydi, başarmıştı. Her şeye, her yere kendi ıssızlığını yaymıştı, elini uzatıyordu işte tam o sırada sıçrayarak uyandım. Titriyordum. Yataktan kalkıp bu tuhaf düşün etkisinden kurtulmak için kitaplarımın, plaklarımın, daktilomun sıcaklığına sığınmak istedim.

Olmuyordu, ne güzelim türküler, ne kitaplar, ne şiirler az önceki düşün yarattığı ıssızlık duygusunu yokedemiyordu, ne tuhaf bir düştü bu, sürüp gidiyordu, müziğe, sıcak çaya, sigaranın baştan çıkarıcı tadına rağmen sürüp gidiyordu, neredeyse gerçekti. Yeniden korktum, usulca bir koltuğa kıvrıldım, gözlerimi yumdum, bekledim.”

Işıl Özgentürk, “derdim yeter sakin ol…”, Say Yayınları, 1987, s. 7-8

3 Şubat 2009 Salı

"Yüküm Ağır"


“Öyle mi sanıyorsunuz? Gülcan çocuktur, anlamaz diye mi düşünüyorsunuz?

Babam böyle düşünmezdi.

Evet, ben çocuğum. Ama bir çocuk da anlar. Ben anlıyorum. Her şeyi bilemem ama birçok şeyi biliyorum. Zaten her şeyi kimse bilemez ki!

Şimdi büyüdüm hem, büyüyorum. İstediğim şeyi okuyabiliyorum. Yazı yazıyorum. Duygularımı, düşüncelerimi yazıya dökebiliyorum. Yazmanın insanı rahatlattığını da öğrendim.

Öğrendiklerimi yazacağım.

Babam yazdıklarımı okuyacak ve beni daha iyi tanıyacak. Daha iyi tanıyınca daha çok sevecek.

Yüreğim öylesine dolu ki, anlatıp boşaltmazsam yüküm ağır gelecek sanıyorum.

Bir şiiri vardı babamın:

“Yüküm ağır
Sevdan can vermese
Çekilmez bu kahır!”

Ben de anlatmazsam çekemeyeceğim düşüncesindeyim.

Yılları onunla birlikte nasıl yaşadığımı öğrenince beni daha çok sevecek babam. O, zaten çocukları sever. Okumayı seven insanların, bütün çocukları sevdiklerini biliyorum.

Bir çocuğun düşüncelerini, düşlerini, duygularını, duyarlıklarını, yaşadıklarını paylaşmak güzeldir değil mi? Yaşanan paylaşıldıkça sevgi büyür, demişti babam. Dört yıldır mektuplaşıyoruz onunla. Bugün içimi dökmek, söyleşmek istedim.

Aklımdan geçen, yüreğimde biriken o kadar çok şey var ki!..

Öner Yağcı, Kardelen, Cem Yayınevi, 1987, s. 9, 10

2 Şubat 2009 Pazartesi

"Her şey yolundaydı: Notlar iyiydi."


“Tavandan gelen ayak sesi, annemin yavaşladığıma şaşması demek oluyordu. İki kere ayakla vuruldu mu, yeniden başlamam istenmekteydi. Üç, genel bir uyarıydı. Kendimi piyanoya vermezsem, ne olup bittiğini anlamak için aşağı inerdi. Bazan, ilk günler, üç kere vurulduğu işitilirdi. Her şeyi iyi yapmanın daha doğru olduğunu keşfettim, çünkü hem daha çabuk olup bitiyor, hem de “fırtına” kopmuyordu.

Buydu işte benim hayatım. Kahvaltıdan önce yarım saat piyano. Kahvaltıdan sonra, okula gidinceye kadar yirmi dakika daha. Öğlende, yemekten önce kırk dakika, sonra okula dönüş. Ödevlerimi aşağı yukarı hep etüdlerde yapıyor ve saat beş buçukta eve dönüyordum. Bir duş, temiz giysiler ve akşam yemeğini beklerken biraz daha piyano. Akşam yemeğini yiyordum ve oynamak için yarım saatim oluyordu. Ama kiminle oynayacaktım? Arkadaşım yoktu. Evde yoktu. Evde kimse, bir arkadaşın beni görmeye gelmesinden hoşlanmıyordu. Ben bile, böyle bir şey olabileceğini düşündükçe kaygılanıyordum.”

“Pazarları, bu okulsuz zamandan yararlanmak için, aşağı yukarı bütün sabah piyano çalıyordum. Önce derslerim, ardından değişiklik olsun diye biraz piyano.”

“Yemekten sonra karnem istenirdi. Her şey yolundaydı: Notlar iyiydi. Ardından en önemli incelemeye gelirdi sıra, “Günah çıkarıp şaraplı ekmeği yedin mi?” Evet. Bir suçum olup olmadığını, bir halt karıştırıp karıştırmadığımı anlamak için haftanın günleri yeniden gözen geçirilirdi. Çıkabilirdim. Sinemanın iki matinesi için çok şıklaşırdım. Evden çıkarken yine uyarılar yağardı: “Deri kasketini giy. Sinemadan çıkıp eve dönmen on beş dakikayı geçmemeli.”

“İsteksizce yola çıkıyordum. Fotoğraflara bakmak için Royal Sineması’ndan geçecek kadar zamanım vardı. Neyse ki ‘günaydın’ zorunluluğundan vazgeçmişlerdi. Günaydın ve tünaydın demediğim için şimdiye dek iki pazar sinemasından yoksun bırakılmıştım.”

“Her şey ceza vermek için bir bahaneydi, oğulları olmadığımı hep hissettiriyorlardı. Daha beteri, ne olursa olsun şöyle diyordum kendi kendime: “Öz oğulları olmadığım için bana böyle davranıyorlar.” Nedendir bilmem, beni kusursuz bir insan haline getirmek istiyorlardı.”

Vasconcelos, Güneşi Uyandıralım, Can Yayınları, 1987, s.28, 29, 30, 31

30 Ocak 2009 Cuma

Gelişmiş Ruhlar İçin Uyarılar


“Mesih’in El Kitabı”, siyah harflerle yazılmıştı;
Gelişmiş Ruhlar İçin Uyarılar.

“Kurtarıcının Kılavuzu” da ne demek? Burada Mesih’in El Kitabı yazıyor.”
- “Onun gibi bir şey.”

Eşyalarını toplamaya başladı. Artık gitme zamanının geldiğini düşünmüş olsa gerekti. Kitabın sayfalarını karıştırdım. Özlü sözlerle kısa kısa paragraflardan oluşuyordu."

“Öğrenmek
Bildiğini
Açığa çıkarmaktır
Yapmak bildiğini kanıtlamaktır.
Öğretmek, başkalarına
Senin kadar bildiklerini
Onlara anımsatmaktır.”

“Hangi yaşam süresinde
Olursa olsun, tek
Sorumluluğun kendine
Karşı dürüst olmaktır.”

“En
Basit sorular
En derin olanlardır
Nerede doğmuştun? Toprağın neresi?
Nereye gidiyorsun?
Zaman zaman bunları
Düşün ve verdiğin cevapların nasıl
Faklılaştığını gör.”

“En
Çok öğrenmen
Gerekeni en iyi
Öğretirsin.”

“Yaşamın süresince
İçindeki öğrenen yaratık
Tarafından yönlendiriliyorsun;
Senin, ta kendin olan
Şakacı ruhsal varlık tarafından.

Onlardan öğrenecek bir şey
Kalmadığından emin oluncaya
Kadar muhtemel olacaklara
Sırtını dönme.”

Richard Bach, Mavi Tüy, Akış Yayınları, 1993, s. 38, 39, 40, 41, 42, 45

29 Ocak 2009 Perşembe

"Uçmak Karın Doyurmaz Ki!"


Aramızda yaşayan gerçek Martı Jonathan’lara…

“Martı Jonathan, nedenini bilmiyordu ama, suya kanat boyu kadar bir yükseklikte uçtuğunda, az bir çaba ile havada daha uzun süre kalabiliyordu. Süzülmeleri, her zaman olduğu gibi gerilmiş ayaklarının su yüzüne çarpmasıyla değil de, suda uzun, ince, yumuşak çizgiler bırakarak sona eriyordu. Karnına biçimlice yapıştırdığı ayakları, bu çizgiler boyunca su yüzünü yalıyordu. Jonathan, süzülme denemelerini sahilde de yapmaya başlamıştı; kumun üstünde bıraktığı izleri gören annesiyle babasının tedirginliği bir kat daha arttı böylece.


“Neden, John, neden?” diye sordu annesi. “Öteki martılar gibi olmak sana neden güç geliyor? Alçaktan uçmayı pelikanlarla albatroslara bırakamaz mısın? Yemiyor içmiyorsun. Bak, bir tüy bir kemik kaldın.”

“Bir tüy bir kemik kalmam önemli değil anne. Ben, bir martı olarak havadayken neler yapıp neler yapamayacağımı öğrenmek istiyorum. Hepsi bu, yalnızca öğrenmek.”

“Bana bak Jonathan” dedi babası, kırıcı olmayan bir sesle. “Kış pek uzak değil. Balıkçı tekneleri yakında azalacak, yüzeydeki balıklar da derinlere inecek. Bir şey öğrenmen gerekiyorsa, yiyeceğini nasıl elde edeceğini öğren. Uçmak iyi güzel de, karın doyurmaz ki. Unutma, uçmanın amacı yiyecek bulmaktır.”

“Martı Jonathan, çok geçmeden taa uzaklarda, açıklarda öğrenirken buldu kendini; aç açına, ama mutlu.

Bütün çabası hızlı uçmaktı. Bir haftalık çalışma sonucu bu konuda en hızlı martıdan bile daha çok şey biliyordu.”

Richard Bach, Martı, Say Kitap Pazarlama, 1984, s. 13-14

28 Ocak 2009 Çarşamba

"...Bir Güzel Çiçeklenip"


"Bir şiir söylüyorum, sonra bir şarkı,
Sonra oturup ağlıyorum.
Sonra bir güzel çiçeklenip,
Sokaklarda mızıka çalıyorum."

(Hiç kalabalık duymadım kendimi. Hep tek oldum ben. Beni sperm ve yumurtasıyla oluşturup, bütün insanların birbirinin aynı istek ve beklentilerle yaşadığına kesinlikle inanan, okyanuslara dalmak coşkularımı, dağlara tırmanmak tutkularımı, ıssızlığın korkusunu sevgiyle yatıştırmak düşlerimi hiç aklına getirmemiş bir ailem var. Beri yandan, okul kitaplarında yazılanların tıpkısını, yalnız "o kadarını" öğrenmemi isteyen öğretmenler... Küçük küçücük düşünen, her şeyi önceden planlanmış hayatların toplumsal ve dinsel kurallarla sımsıkı zincirli küçük insanlarıyla bir türlü kurulamayan dostluklar..."

Buket Uzuner, Benim Adım Mayıs, Remzi Kitabevi, 2000, s. 89-90

27 Ocak 2009 Salı

Bir Gözlemci


"Ben bir gözlemciyim, uluslararası bir gözlemci.

Gece uyurken bile gözlemcilik görevimi elden bırakmam.

Gazinoda oturanlar, işportacılar, memurlar, müdürler, satınalma kurulu üyeleri, şoförler, karaborsacılar, önemli derneklerin genelyazmanları, orospular, hırsızlar, aydınlar hep benim gözlemim altındadır.

Ben, bu gözlemciliğe, çalıştığım Tütün Yaprakevi'nin deposunda alıştım.

İşimin, günün yirmidört saatinde etrafı kolaçan etmek olması beni, ister istemez, kimi gerçeklere varmağa, gerçeklerin öteki yanlarını, üçüncü yanını, dördüncü yanını, beşinçi, onbeşinci, otuzbeşinci yanını görmeğe götürüyordu.

Benim bu görevimi çokları anlamamıştır.

Gözlem gücümü depodaki işlere açık tutuşumun, tütünlerin havalandırılması gerektiğini şeflerime haber verişimin özel bir anlamı olduğuna kulak asmayanlar:

-Ulan, şuna açıkça bekçiyim desene, diye bana çıkışmışlardır."

...

"Bence, insanların bütün eksikliği gözlemciliğe el uzatmamalarından geliyor. İnsanların hepsi gözlemci olduğu ya da tütün depolarına bekçi yazıldıkları gün bu dünyanın yüzü renk değiştirecektir.

Durun, hemen de gülmeye kalkmayın, otuz yıl tütün depolarında gözlemde bulunmuş bir profesörün vereceği felsefe dersi ile kitaplar arasında bunalmış bir profesörün vereceği ders arasında büyük ayrılıklar vardır.

Gerçi, bir kitap kurdunun bildiği şeyleri kimselerin bilebilmesine olanak yoktur ama, üzerine tütün, deri ya da buğday kokusu sinmiş bir kişinin söyleyeceği sözü de hiçbir bilge, hiçbir filozof söyleyemez."


Salah Birsel, Dört Köşeli Üçgen, Özgür Yayın Dağıtım, 1985, s. 5, 6

26 Ocak 2009 Pazartesi

Böylesi Bir Kumral


“O hep böyledir. Dışardan bakınca kibirli, çok bilmiş, dikbaşlı, alaycı ve korkusuz görünen, halbuki yakını olmasına izin verdiklerince duyarlı, kırılgan ve ölümüne gururlu olduğu iyi bilinen biridir. Ama uzaktan ve/ya yakından bakan herkes için resmin değişmez üç temel özelliği vardır: 1) alımlı 2) kişilikli 3) çok çok kumral bir kadın.”


“Çünkü ortalama yeteneklerle doğan birisi için kendinden çok daha yetenekli insanlarla yaşamanın çoğu kez kendi gelişimini engelleyici bir etken olduğunu gözledim. Ama hayır, kader-kısmet oynamayı seçtiğimden değil, bundan zevk aldığımın bilincinde olarak, bu kumral yolda yürümeyi tercih ediyorum ben.”


“Dudaklarını büzdü, “suç bende değil” der gibi ellerini iki yana açtı, gözlerini yumdu. O gözlerini yumunca yeryüzündeki bütün yeşiller, sarı ve kahverengi ışıklar kayboldu. Yeşildeki mavi yüzünden olmalı, maviler de silikleşti. “Ona sorarsan evet!” dedi o şahane kumral gözlerini açarak, bütün kayıp renkleri tekrar yeryüzüne kazandırırken.”


“Bu dokunuştan keyiflendiğini anladığım Aras, yine de utangaçlığını yenememiş, yere düşen bir şeyi arıyormuş gibi saklanmıştı. Dışarıdan bakanlar ciddi ve yakışıklı bir delikanlının yanındaki bal damlası kumral kızın okşayışına ilgisiz kaldığı resminin yanlış yorumunu algılıyorlardı ama Ada onun ruhunu okumayı çoktan sökmüştü.”


“Ada bir süre sustu. Gözlerinin kumrallığında oynaşan hüzünlü ela ışıklar içimi burkuyordu. Ada’yı üzdüğü vakitler ağabeyime feci bozuluyordum. Onu üzdüğünü anlayan ama nasıl gönlünü alacağı konusunda inanılmaz beceriksiz olan Aras, çaresizliğinin hırsını dondurmasından alıyordu. Hayatımda bundan daha hızlı yenmiş bir dondurma görmedim.”


“Ada’yla bakıştık. Bazen bile olsa “biz ikimiz” oluşumuzun tadına vararak içime doldurdum kumral gözlerini."


“Yorgun gülümsedi. O zaman hüzün saçıldı her yana. Üstüme bulaştı. Elledim. Kumral renkteydi.”


“Bir yıl sonra Kuzguncuk’a döndüğünde Ada, insan içine çıkmaya başlamıştı ama melankolikti, uzaktı. Benim yaramaz, hınzır, kumral ışıklar saçarak yürüdüğü yolu aydınlatan balkızım yoktu. Galiba o Aras’la birlikte gitmişti. Kuzey Amerika’dan gelen Ada’ysa neredeyse bir yabancıydı.”


“Öyle heyecanlanmıştı ki, güzel gözlerinden bütün Kuzguncuk’u aydınlatmaya yetecek yüksek voltajlı kumral bir enerji yayılıyordu. O zaman, fotoğrafın onun için nasıl önemli olduğunu anladım. Tanrım ne kadar da özlemişim! İçimde uykuya yatmış bir çocuk silkelendi…"


“Dayı Bey doğru söylüyor, çocukken de böyleydi ela ceylanım,” diye sevgiyle gülümsedi Cihan Teyze.”


“Ada, ne zaman nereye uçacağını bir tek kendi bilen özgür kumral bir kuş. Asla kanatları kırılmamalı, asla yönü sorulmamalı. Böylesi ne çok yakışır ona!...”diyordum.”


“Belki de Ada’yı kibirli, soğuk ve bencil bulanlar haklıydı. Bu yağmur kız, bu kumral hüzün, bu balkız aslında bencilin tekiydi ve benim sevgimi hak etmiyordu bile!”


“Çekinerek bekledim. Kumral gözlerinden aceleyle dökülen yaşlar kumral yanaklarından yuvarlanıyordu.”


Buket Uzuner, Kumral Ada Mavi Tuna, Remzi Kitabevi, 1997, s. 8, 186, 187, 191, 194, 195, 245, 247, 263, 264, 267, 314,

23 Ocak 2009 Cuma

Zihin Bir Sahne Gibi


"Ama artık yapacak bir şey kalmamıştı: Justin'den kalan ne varsa paramparça etmişti ve artık öyle ağırlaşmış hissediyordu ki kendini, neredeyse hareket edemeyecek haldeydi. Ama hala nefes alabiliyordu ve yoga dersinde öğrendiği nefes alma egzersizlerini hatırlayarak derin bir nefes çekip yarısını yavaş yavaş dışarı verdi. Sonra kalan nefesinin yarısını, sonra onun da yarısını, ondan kalanın da yarısını verdi dışarı. İşe yaramıştı. Yoga öğretmeninin önerdiği bir egzersizi daha denedi. Zihninin bir sahne olduğunu düşündü ve seyircilerin arasına kurularak mesafeli bir şekilde, kendi düşüncelerinin sahneden geçisini izledi. Hiçbir şey çıkmamıştı ortaya -sadece arka arkaya geçip giden acı verici, olgunlaşmamış düşünceler. Peki bunları nasıl birbirinden ayırıp da ele almalı? Her şey karman çorman görünüyordu."

Irvın D. Yalom, Divan, Ayrıntı Yayınları, 1999, s.61

22 Ocak 2009 Perşembe


Marcel Bertone
1921 doğumlu, İtalyan kökenli. Muhasebeci. İspanya savaşında yaralandı. Fransız Komünist Partisi'nin Gençlik Örgütü Merkez Komitesi Üyesi...

17 Nisan 1942
(Kızına)

Benim Küçük Helen'im, bu mektubu okuduğun zaman minik beynin hiç şüphe yok hayatı anlamaya başlayacak. Seni annenle birlikte mutlu edecek baban yanında olmadığı için üzüleceksin. Helen'im, babanın niçin henuz yirmi bir yaşındayken öldüğünü, niçin kendini feda ettiğini, niçin seni bırakıp gitmiş göründüğünü bir gün öğreneceksin. Seni bir erkeğin duyabileceği en derin baba sevgisiyle sevdim. Senin geleceğine dair güzel düşler kurmuştum, artık bu mümkün değil ama annen seni yanında beni aratmayacak olan annene güveniyorum. Helen'ciğim, saat iki, dörtte hazır olmam gerekiyor. Acele etmeleyim. Dinle ve dediklerimi yap.
  1. ...
  2. Beni ölüme götüren nedenleri iyi öğren.
  3. Çevrendekileri tanı ve insanlar hakkında sana ne söylediklerine göre değil, ne yaptıklarına bakarak hüküm ver.
  4. Hayata irade gücü ve ihtirasla sarıl. Soylu ve yüce işler için kendini feda etmeye hazır ol...
  5. Dürüst davranışınla annene omuz ver;...
  6. ...
  7. Koca olarak kendine namuslu bir işçi seç.Cömert, sevgi dolu, çalışkan ve seni sevebilecek birini seç.

Kızım, hayalimde seni kucaklıyorum, sizleri görmeme izin vermediler... Belki böylesi daha iyi?

Elveda, Helen, baban: "Yaşasın Fransa!" diye haykırarak öldü.


Sante Cezaevinde kaleme alındı

17 Nisan 1942, idam edildiği tarih

Marcel Bertone

Baban kurşuna dizildi diye sakın utanç duyma.

Etienne Fajon, Hayatı Seviyorlardı-Fransız Direnişçilerinin Son Mektupları,De Yayınevi, 1986, s. 42,43

21 Ocak 2009 Çarşamba

Ölüm


"Bazı eski medeniyetlerde ölenle eşyasının beraberce yanması veya gömülmesi ne güzel adetmiş..." Fakat insan sade ölürken bırakmıyordu ki... İki ay evvel Mümtaz en beğendiği kol düğmelerini bir arkadaşına hediye etmişti. On beş gün evvel yeni ciltlettiği bir kitabı takside unutmuştu. Sade bunlar mıydı? Birkaç ay evvel sevdiği kadın yaşama iradesini tek başına kullanmak istemiş ondan ayrılmıştı. İhsan evde hasta yatıyordu. Dokuz gündür zatürre onu yakalamış yavaş yavaş bugün bulunduğu o dar geçide kadar sürüklemişti. Her an çok fena bir şey olabilirdi. Hayır, insan sade ölürken ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında onlardan ayrılıyordu. "Biz mi gidiyoruz, onlar mı?..." sual buydu...

Bununla beraber bu kadar yaşanmış şeyin burada, güneşin bütün borularını üstüne yıkılacakmış gibi ayakta çalan bu sokakta toplanması, asıl hayatı, yaşananı unutturacak kadar kuvvetli bir şeydi."

"Hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derecede güçleşmesi, çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. "Bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek... Acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü, hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak bir akıbet. Fakat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. Madek ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu aciyap Walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" Hayır, böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak, satıhta yüzmekti. "Kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz."
"Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde.!


Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Yapı Kredi Yayınları, 2002, s. 53, 65

20 Ocak 2009 Salı

"...Kalp Atışlarımızdan Hiçbiri Olmazdı."


BİRİNCİ GEÇİŞ

Lamia'nın Günahı

"Memleketimin insanlarına ait bu öyküyü yazmak için, kutsal kitaplardan ve duadan ayırdığım saatler için Yüce Tanrı beni affetsin, benim mazeretim şudur: Yaratılıştan bu yana geçip giden binlerce yıl olmasaydı, yaşadığımız dakikaların hiçbirini yaşayamazdık ve atalarımızın ardından gelenlerin rastlantıları, vaatleri, kutsal birliktelikleri ya da günahları olmasaydı kalp atışlarımızdah hiçbiri olmazdı."

Kfaryabdalı Keşiş İlyas "Dağ Taihçesi"nden.

Amin Maalouf, Tanios Kayası, Yapı Kredi Yayınları, 1995, S.16


19 Ocak 2009 Pazartesi

Gül Ve Diken


"Gülün dikene katlanması, onu güzel kokulu yaptı."

"Her diken gül vermez."

"Dünyada diken tohumunu eken kişi; kendine gel, onu gül bahçesinde arama sakın."

"Gülün annesi dikendir."

"Eğer düşündüğün gül ise, sen bir gül bahçesisin; yok diken düşünüyorsan külhan kütüğüsün."


Mevlana'dan Altın Öğütler, Derleyen Ziya Elitez, Kozmik Kitaplar, 2004, s. 53, 76, 58 105, 88

16 Ocak 2009 Cuma

"Ben yalnızca çocuğum..."


Sunu

"Kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana. Düşle gerçek onun o yarım sözcüklerinde öylesine içiçe geçerdi ki, dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi yarım göğümüzden: Taş avluda düşsel uçurtmaları uçurmayı işte öylece öğrendim Barış'tan.

Adını ne Barış yılını düşünerek koymuşlar, ne de savaşlar çıkmasın diye. Babasının sevdiği bir müzikçinin adıymış, yalnızca o yüzden.

Adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış."

"Ama ben mahkum değilim ki... Ben yalnızca çocuğum. Annem burada iken bana dışarıda kimse bakamazmış. O yüzden cesazı bitene kadar annemle birlikte kalmalıymışım. Ben artık kendi çoraplarımı giyebiliyorum. Kendi kendime bakarım. Beni dışarı bıraksınlar İnci! Senin yanına geleyim."


Feride Çiçekoğlu, Uçurtmayı Vurmasınlar, Yön Yayıncılık, 1986-Dünya Barış Yılı, s. 5, 10

15 Ocak 2009 Perşembe

Sevgi Kuramı


"Sevgiye ilişkin tüm kuramlar, insan kuramıyla, insanlağın varoluş kuramıyla başlamak zorundadırlar. Hayvanlarda biz sevgiyi ya da sevginin benzerini onların içgüdüsel yapılarının parçaları olan ilişkiler halinde buluruz. İnsandaysa, bu içgüdüsel yapının sadece kalıntılarını görmekteyiz. İnsanın varoluşunun temelindeki gerçek, hayvanlar aleminden içgüdüsel uyumdan çıkarak -tümüyle kopmasa da- doğaya egemen oluşundadır. O doğanın bir parçasıdır ama kopmuştur ondan, geri dönmesi olanaksızdır artık."

Erich Fromm, Sevme Sanatı, Say Yayınları, 1985, s. 17

14 Ocak 2009 Çarşamba

Allahtan Birşey İstemek


"Bu sefer de öyle yaptı. Evvela güvencinlere baktı. Sonra dayanamadı, yem dağıttı. Bunu yaparken içinde bir taraf çocukluğunda olduğu gibi Allahtan bir şey istemesini söylüyordu. Fakat Mümtaz artık gündelik işleriyle içindeki Tanrı düşüncesini karıştırmak istemiyordu. O, insanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden uzak, yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren bir memba gibi durmalıydı."

"İşlerimiz iyi gitmiyor diye, Tanrılara kızmayalım" demişti. "İşlerimiz, bizim ve bize benzerlerin küçük sakatlıklarıyla, tesadüflerin ihanetiyle, her zaman bozulabilir. Hatta birkaç nesil için bozuk gidebilir. Bu bozulma, bu düzensizlik, iç kıymetlerimize karşı vaziyetimizi değiştirmemelidir. İki ayrı şeyi birbirine karıştırırsak çıplak kalırız. Hatta zaferlerimizi bile Tanrılardan bilmemeliyiz. Çünkü ihtimallerin cetvelinde mağlubiyet de vardır."

"Hayır, Allahtan bir şey istemeycekti artık. Onu kaderiyle veya ömrünün arızalarıyla karşılaştırmayacaktı. Çünkü istediği şey olmazsa kaybı iki misli olacaktı."


Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Yapı Kredi Yayınları, 2002, s.41,42,43

13 Ocak 2009 Salı

Küçük Adam/Büyük Adam


"Gerçekten büyük olan insandan seni ayıran tek bir nokta var: Büyük adam da bir zamanlar çok küçük bir adamdı; ama bir tek önemli yetenek geliştirdi. Düşünce ve davranışlarında küçük olduğu noktaları görmeyi öğrendi. Kendisi için çok değerli olan bazı şeyleri yitirmeyi göze alarak kendi küçüklüğünün ve önemsizliğinin taşıdığ tehlikeyi giderek daha iyi sezmeyi öğrendi. Demek ki, büyük adam, ne zaman ve hangi alanda küçük adam olduğunu bilir. Küçük Adam, küçük olduğunu bilmez ve bunu bilmekten korkar. Kendi küçüklüğünü ve yetersizliğini, başkalarının gücü ve büyüklüğünün kendisinde uyandırdığı güç ve büyüklük görüntüleriyle örter. Büyük generalleriyle övünmektedir, ama kendisiyle övünmez. Kendisinde varolan düşünceye değil, kendi aklına gelmeyen düşünceye hayrandır. En az anladığı şeylere en çok inanır ve kolayca anladığı fikirlerin doğru olduğunu kabul etmez."

Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam, Payel Yayınları, 1986, s.17-18

12 Ocak 2009 Pazartesi

Formunuzu Korumalısınız:-)


"Formunuzu korumalısınız. Büyük annem 60 yaşındayken günde 5 mil yürümeye başladı. Şimdi 97 yaşında ve nerededir bilmiyoruz..."

Ellen De Generes

Hayata Yön Veren Sözler, Derleyen Akın Alıcı, Epsilon Yayıncılık, 2004, s.154

9 Ocak 2009 Cuma

Güneşle Denizin Aşkı...


"... Bir günbatımı olur Kordan'da doyamaz insan seyretmeye. Güneş turuncu renkli dev bir tekerlek gibi Ege Denizi'ne dokunur önce ve ardından susuzluğunu hatırlayıp, yavaş yavaş ama kana kana içer denizi. Onun denizle her akşam hep aynı özlemle yeniden buluşması çok heyecan vericidir. Büyülenir insan. Güneşle denizin aşkını günbatımında seyretmeye doyum olmaz. Sonra güneş çekinerek, sanki yüzme bilmiyormuş gibi utanarak denizin içine girer ve onun içinde erir usulca. Tek bir zerresi kalmayıncaya kadar erir, ama erirken o kadar mutludur ki, sevinçten titrediğini herkes görür. Güneş son zerresinde bile mutludur erirken Ege'de. İnsan kendi gözleriyle seyrederken bile bu olağanüstü tabiat mucizesine tanık olduğuna inanamaz; orada, Kordon'da akşam çayını içerken... Kordon'da bir kere günbatımını seyreden artık bir daha yaşamdan sıkılmaz."



Buket Uzuner, Şiirin Kızkardeşi Öykü, Everest Yayınları, 2003, s.46-47

8 Ocak 2009 Perşembe

Acılaşma


"Dış tehditlerden korunaklı dünyalar yaratmak isteyen kimi kişiler fazla ileri gidip dış dünyaya karşı abartılı yüksek duvarlar örerler. Yeni insanlara, yeni yerlere, farklı yaşantılara karşı yükselen bu duvarlar onların iç dünyasını da yoksullaştırır. İşte Acılaşmak burada devreye girer. Acılaşma'nın (ya da Dr. Igor'un tehcih ettiği adıyla Vitriol'ün*) ana hedef iradedir. Bu hastalığa tutulanlar her türlü isteği yitirmeye başlarlar, birkaç yıl içinde kendi dünyalarının dışına çıkamaz olurlar, çünkü tüm enerjilerini çevrelerine duvar örmeye harcamışlardır."

...

"Dr. Igor eline bir kalem alıp notlar yazmaya başladı, derken vazgeçti.

Işığı kapattı, şafak öncesinin soluk aydınlığında öylece oturdu. Gülümsedi. Başarmıştı.

Biraz sonra gerekli notları alır, Acılaşma'nın bilinen tek tedavisinin ayrıntılarını yazardı: yaşama bilinci. Sonra da hastalar üstünde yaptığı ilk önemli denemede kullandığı ilacı açıklayacaktı: ölüm bilinci."

(*) Vitriol: Toksik bir madde, ölümcül bir zehir. (a.g.e. s.90)

Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor, Can Yayınları, 2000, s.91-92-201

7 Ocak 2009 Çarşamba

Yanlış Anlamaşma İhtimali


"Düşündüğünüz / Söylemek istediğiniz / Söylediğinizi sandığınız / Söylediğiniz / Karşınızdakinin duymak istediği / Duyduğu / Anlamak istediği / Anladığını sandığı / Anladığı... arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var."

Sylviane Herpin

Hayata Yön Veren Sözler, Derleyen Akın Alıcı, Epsilon Yayıncılık, 2004, s.105

6 Ocak 2009 Salı

Dostluk, Arkadaşlık


"Dostluk, anlaşmayı aşar. Anlaşmak, arkadaşlığın yani Öteki ile ilk buluşmanın koşuludur yalnızca. Arkadaş ile anlaşırsınız, beraber gülüyorsanız şanslısınız, ama o kadar!... Dostluk ise anlaşmakla yetinmez. Tarafları teslim olmaya çağırır. Teslim olmak çıplak olmayı becermektir: Ötekine kırılganlıklarını cesaretle gösterebilmek; ego'ndan vazgeçmek, narsisizminle baş etmektir. Teslim olmayı beceremeyenler arkadaş kalırlar, dost değil. Arkadaşından dostluk isteyen, ona "güven bana" der. Ve bekler..."

Abdülgaffar El-Hayati, Ayrıntı Yayınları, Kitap Ayracı Yazısı

5 Ocak 2009 Pazartesi

Unutulmak, hatırlanmak!


"Küçük çiftliğin yakınında, sıcağın altında uyuklayan kıyıdan yüz adım ötede, bizi ilk ağırlayan bir köpek sürüsü oldu; sahipleri hemen önlememiş olsalardı bizi parçalayacaklardı. Elli yaşlarında, yoksul kılıklı bir erkekle, bir kadın görünmüştü. Sevinçli ve iyilik çizgileriyle kırışmış yüzleriyle ikisi de hemen hemen aynı şeyleri söylediler: "Gördün mü bak, Kodin; köpekler seni tanımıyorlar gayri! Bu da bizi unutmuş olduğunu gösterir."

Panait İstrati, Kodin, Varlık Yayınları,1981, s.57

3 Ocak 2009 Cumartesi

Önce Sesler Vardı...


"Doğanın, bizi sihirli ortamına çeken özel bir gücü vardır. Onu bütün canlılığıyla anımsıyorum:

ÖNCE SESLER VARDI...

Bir çocuk, sesleri, özellikle görünmeyen gizemli kaynaklardan gelen sesleri doğal karşılamaz. Tekrarlanmaları hiçbir zaman melodilerini basitleştirmez.

Bir gün okulun top sahasında yaşlı bir adam, hayvanlar ya da böcekler aleminde hiçbir yaratığın nedensiz bir ses çıkarmadığını söyledi. Küçükken, kuş izleyicilerinin yaptığı gibi sesleri birbirinden ayırt etmeye çalışırdım. Yaz gecelerinde ayinsel resitaller veren o kadar çok yaratık vardı ki, tarlalardan, çalılardan ve ağaçlardan gelen kakafonide(*) ses ayrımı yapmak neredeyse olanaksızdı. Ama ben cırcırböceklerinin konuşmalarını dinlerdim. Karanlıkta gizemli köşelerinde sessizce dolaşan ateşböceklerini bile duymaya çalışırdım."


Ralph Nader, On Yedi Gelenek, Klan Yayınları, 2007, s.17-18


(*)Kimi sözlerde, söz öbeklerinde, birbirine yakın seslerin art arda gelmeleri sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması, kulağı tırmalaması. (Ali Püsküllüoğlu, Arkadaş Türkçe Sözlük, Arkadaş Yayınevi, 2004, s.519)

2 Ocak 2009 Cuma

Elma Ağaçları Mı? O Elma Ağacı Mı?


"Benim için elma ağaçları, armut ağaçları, şeftali ağaçları yok; o elma ağacı, o armut ağacı, o şeftali ağacı var. Her birinin değişik bir enerjisi, değişik bir gelişme, hastalıklara karşı koyma yeteneği oluyor. Olağanüstü sağlıklı elma ağaçlarım da var, bir mantar hastalığından, bir böcek salgınından canını zor kurtaran da. Ama gene de hep birlikte ayakta durmayı sürdürüyorlar. Aynı toprakta, aynı ışıkta, aynı besin ve aynı suyu alıyorlar. Peki ne oluyor?"


Susanna Tamaro, Daha Çok Ateş Daha Çok Rüzgar, Can Yayınları, 2003, s.72


1 Ocak 2009 Perşembe

Basit Yaşamak


Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.

Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit...


Yalçın Ergir, Düş Hekimi 2, Çınar Yayınları, 2002