19 Ekim 2009 Pazartesi

10/40


Kırk Kural’ın Onuncusu

“Benim bildiğim Aşk’tan uzaklaşanlara endişelenmek lazım gelirdi, doludizgin Aşk’a koşanlara değil.

Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney -çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır. "

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.117

16 Ekim 2009 Cuma

"Meryem'e, altında bir ozanın yattığı şu ünlü ağacı gösterirdi."


“Geceleri yer döşeğinde yatar, babasının Herat’taki evini düşünürdü. Onunla birlikte, o evde yaşamanın, onu her gün görmenin nasıl bir şey olacağını. O tıraş olurken, kendisinin ona havlu tuttuğunu hayal ederdi; bir yerini kestiğinde, kıza seslendiğini. Meryem ona çay demlerdi. Kopmuş düğmelerini dikerdi. Birlikte Herat’ta yürür, Celil’in her aradığını bulursun dediği, üstü kemerli pazarda dolaşırlardı. Onun arabasıyla gezerler, insanlar onları gösterip, “İşte, Celil Han’la kızı,” derdi. Meryem’e, altında bir ozanın yattığı şu ünlü ağacı gösterirdi.

Meryem kararını vermişti; bu yakınlarda, bunları Celil’e de anlatacaktı. Bunları duyunca, kızın onu ne kadar özlediğini anlayınca, hiç kuşkusuz, onu da yanında götürecekti. Birlikte Herat’a gidecekler, Meryem onunla aynı evde yaşayacaktı; tıpkı öteki çocukları gibi.”

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş, Everest Yayınları, 2009, s. 28

15 Ekim 2009 Perşembe

"Soluğunu tutar, içinden saniyeleri sayardı."


“Celil’in gitme vakti gelince, Meryem kapının önünde durur, bir sonraki ziyaretle arasında uzanan, devasa, yerinden oynatılamaz bir nesne gibi duran o koskoca haftanın düşüncesiyle, sönmüş bir balon kadar ölgün, onun açıklıktan çıkışını seyrederdi. Celil’in arkasından bakarken, her seferinde soluğunu tutardı. Soluğunu tutar, içinden saniyeleri sayardı. Nefes almadığı her saniye için, Tanrı’nın ona Celil’le bir gün daha bahşedeceğine inanırdı.”

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş, Everest Yayınları, 2009, s. 28

14 Ekim 2009 Çarşamba

"... onun onuruna en iyi hicap’ını bağlardı."


“Arkasından onca atıp tutmasına karşın, Nana, erkeğin yanında sakin, terbiyeli davranırdı. Saçları mutlaka yıkanmış olurdu. Dişlerini fırçalar, onun onuruna en iyi hicap’ını bağlardı. Celil’in karşısındaki bir iskemlede, elleri kucağında, sessizce otururdu. Erkeğe doğrudan bakmaz, kaba, çirkin sözler sarf etmezdi. Güldüğü zaman, çürük dişini saklamak için eliyle ağzını örterdi.”

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş, Everest Yayınları, 2009, s. 25

13 Ekim 2009 Salı

"fırlayıp koşmamak, eşikte durup beklemek ... hep bir çaba gerektirirdi."


“Sonra, Nana seslenirdi: “İşte geliyor! Baban! Olanca haşmetiyle.”

Meryem geniş gülümsemeler, candan el sallamalarla, taşlara basarak ırmağı geçen Celil’i seçince, bir sıçrayışta kalkardı. Nana’nın kendisini gözlediğini, tepkisini ölçtüğünü bilirdi; fırlayıp koşmamak, eşikte durup beklemek, ağır ağır yaklaşan erkeği seyretmek hep bir çaba gerektirirdi. Kendisini tutar, sabırla beklerdi; çıkarıp tek omzuna attığı ceketiyle, rüzgarda uçuşan kırmızı kravatıyla, uzun otların arasından geçişini.

Celil düzlüğe girince, ceketini tandır’ın üzerine fırlatır, kollarını iki yana açardı. Meryem ona doğru yürümeye, sonra koşmaya başlar, babası da onu koltukaltlarından yakalayıp havaya fırlatırdı. Meryem ciyak ciyak bağırırdı.

Bir an havada kalan Meryem, aşağıya bakınca Celil’in yukarı dönük yüzünü, geniş, çarpık tebessümünü, ademelmasını, gamzeli çenesini (tam serçeparmağının ucuna göre, kusursuz cep), çürük dişlerle dolu bir kentteki en beyaz dişleri görürdü. Kırpılmış bıyığına, hava nasıl olursa olsun, gelirken mutlaka takım elbise giymesine (favori rengi olan koyu kahverengi, göğüs cebindeyse bir mendilin beyaz üçgeni), kol düğmelerine, gevşekçe bağladığı, çoğunluğu kırmızı kravatlarına bayılırdı. Meryem böyle havadayken, kendisini de görebilirdi, Celil’in kahverengi gözlerindeki yansısını: kabarmış saçlarını, heyecandan ışıldayan suratını, arkasındaki gökyüzünü.”

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş, Everest Yayınları, 2009, s. 24

12 Ekim 2009 Pazartesi

"sırtını bir duvara verip oturmaktan, ... öylece beklemekten başka hiçbir şey yapamazdı."


“Heyecan, endişe salı akşamından başlardı. Meryem doğru dürüst uyuyamaz, bir iş meselesinin perşembe günü Celil’i alıkoymasından korkar, onu görmek için ya bir hafta daha beklemek zorunda kalırsam, diye ödü kopardı. Çarşambaları dışarıda, kulübe’nin etrafında volta atar, kümese dalgın dalgın tavuk yemi serperdi. Amaçsız yürüyüşlere çıkar, çiçeklerin taçyapraklarını koparıp koluna konan sivrisineklere vururdu. Sonunda, perşembe gelip çattığında, sırtını bir duvara verip oturmaktan, gözleri ırmağa mıhlanmış, öylece beklemekten başka hiçbir şey yapamazdı.”

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş, Everest Yayınları, 2009, s.
23

9 Ekim 2009 Cuma

"Ve kayığına bindi,..."


“Ve kayığına bindi, yanına bir anlam aldı, açıldı.”

Özdemir Asaf, Dünya Kaçtı Gözüme/Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II/Ataol Behramoğlu/Sosyal Yayınları, 1987

8 Ekim 2009 Perşembe

"Sap"


Haksızlıklara paydos diyecekse balta,
bir isyan bayrağı gibi kalkacaksa havaya,
hazırım sap olmaya.

Hakkı Özkan, Gül Sesleri, Yeni Pan Yayıncılık, 1991, s. 29

7 Ekim 2009 Çarşamba

Duvar Yazıları/Hitit Duası


"Tanrim,
Beni yavaslat.
Aklimi sakinlestirerek kalbimi dinlendir...
Zamanin sonsuzlugunu gostererek bu telasli hizimi dengele...
Gunun karmasasi icinde bana sonsuza kadar yasayacak tepelerinsukunetini ver .
Sinirlerim ve kaslarimdaki gerginligi, bellegimde yasayan akarsularinmelodisiyle yika, gotur.
Uykunun o buyuleyici ve iyilestirici gucunu duymama yardimci ol..."

...

Hititlerin M.Ö. 2000 yılındaki duvar yazısından alınmıştır.

6 Ekim 2009 Salı

Güncel/"Dünyayı Çocuklara Verelim"


Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
Dünyayı çocuklara verelim
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler.

Nazım Hikmet

Not: Bu güzel şiirli, güzel kartı Konya’dan alıp, Adana’dan bana gönderen Hale’ciğime teşekkürler!/Ayşe

5 Ekim 2009 Pazartesi

Güncel/"Hepimiz Bir Başkasının Öteki'siyiz"


“Kimliğimiz, cinsiyetimiz, kan grubumuz ne olursa olsun, aslında hepimiz bir başkasının ”öteki”siyiz. Her an birileri bizi ötekileştirerek böcek muamelesi yapabilir! Her an bunaltılı düşlerden uyanıp, kendimizi bir böceğe dönüşmüş bulabiliriz: Hepimiz Gregor Samsa’yız…”

Yiğit Bener’in Öteki Kabuslar İsimli Kitabı Üzerine Erdem Öztop ile Yaptığı Söyleşiden, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Eylül 2009, Sayı 1023, s.8 (Yiğit Bener, Öteki Kabuslar, Yapı Kredi Yayınları)

2 Ekim 2009 Cuma

9/40


Kırk Kural'ın Dokuzuncusu

Dokuzuncu Kural: "Sabretmek öyle durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir."

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s. 104

1 Ekim 2009 Perşembe

8/40


Kırk Kural'ın Sekizincisi

Sekizinci Kural: "Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir."

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.103

30 Eylül 2009 Çarşamba

7/40


Kırk Kural'ın Yedincisi

Yedinci Kural: "Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin."

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s. 101

29 Eylül 2009 Salı

6/40


Kırk Kural'ın Altıncısı

Altıncı Kural: "Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur."

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.96

28 Eylül 2009 Pazartesi

5/40


Kırk Kural'ın Beşincisi

Beşinci Kural: "Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘bırak kendini, ko gitsin!’Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!"

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.
95

25 Eylül 2009 Cuma

"Ömrünün Sonuna Kadar Ödünç"


“Bunu alamam, Rahibe. Bu size armağan olarak verilmişti.”

“Peki, eğer bu benimse, onu ne istersem yapamaz mıyım?” Rahibe Madeleine kendisine verilen hiçbir şeyi yirmi dört saatten fazla elinde tutmazdı.

“Şey, o halde ödünç alabilir miyim onu, uzun bir süre için?”

“Onu sana ömrünün sonuna kadar ödünç veriyorum” dedi Rahibe Madeleine.

Maeve Binchy, Geri Döneceksin, Doğan Kitap, 2003, s. 22

24 Eylül 2009 Perşembe

"Kimsenin İzlememesi Gereken Yerler"


“Helen ona kendisiyle kalacağını ve eğer bir gün onu terk ederse bunun nedenini anlatacağını ve ancak doğru bir nedenle bunu yapacağını söylemişti. “Birini çok iyi tanımaya çalışmak tehlikeli olur” demişti. “İnsanların kendi gizlileri olmalı” demişti, beyinlerinde gittikleri, kimsenin izlememesi gereken yerleri.

Doğal olarak onaylamıştı onu. Onu karısı olarak almanın karşılığıydı bu. Ama onun beyninde bu kadar sık ve bu kadar uzağa gitmemesini, her hava koşulunda gölün çevresinde bu kadar dolaşmamasını dilerdi.”

Maeve Binchy, Geri Döneceksin, Doğan Kitap, 2003, s. 35

23 Eylül 2009 Çarşamba

"Bir Sözüm Hep Olacak"


“Bana söz ver bir şey için.”

“Ne istersen, bunu biliyorsun.”

“Birbirlerine söyleyecek sözleri kalmayan diğer çiftler gibi olmayacağımıza sör ver bana, söz mü?” Gözlerinde endişe vardı.

“Sana söyleyecek bir sözüm her zaman olacak, ama sen dinlemek istemeyebilirsin.” s.100

Maeve Binchy, Geri Döneceksin, Doğan Kitap, 2003, s. 100

18 Eylül 2009 Cuma

4/40


Kırk Kural'ın Dördüncüsü

Dördüncü Kural: "Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır."

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.86

17 Eylül 2009 Perşembe

3/40


Kırk Kural'ın Üçüncüsü

Üçüncü Kural: "Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahire manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye."

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.75

16 Eylül 2009 Çarşamba

2/40


Kırk Kural'ın İkincisi

İkinci Kural: "Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!"

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.64

15 Eylül 2009 Salı

1/40


Kırk Kural'ın Birincisi


Birinci Kural: “Kırk kuraldan ilkidir halbuki” dedim usulca. “Birinci Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.”

“Hadi canım,” dedi hancı. “Tanrı bizim muhayyilemizin ürünü demekten ne farkı var bunun? Bana öyle geliyor ki sen…”

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.51

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kırk Kural


“KIRK KURAL”A GİRİŞ

GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI

“Her badireden ve tecrübeden sonra, hiçbir kitapta yazılı olmayan, sadece can defterime nakşedilmiş kurallara bir yenisini daha ekledim. Bunlara bir ad verdim: GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI. Bu kurallar benim için tabiat kanunları kadar evrensel, onlar kadar temeldir.

Bu kuralların kırkını birden tamama erdirmek uzun senelerimi aldı. Nicelerini silip silip yeniden yazdım. Şimdi artık ekleyecek ne bir virgül kaldı, ne nokta. Ne bir harf, ne yeni bir kelime. Artık kırk kural da bittiğine göre ömrü hayatımın son faslındayım. Nicedir gördüğüm kehanetlerin istikameti bu yönde. Canımı sıkan ölüm değil. Zira bir son addetmiyorum ölümü. Hem inanıyorum ki, herkesin ölümü kendi rengindedir.

Beni esas düşündüren mirassız ölmek. Sineme sığmıyor artık bunca kelime; anlatılmayı bekler durur içimde nice mesel, nice hikaye. Bütün ilmimi, bildiğim öğrendiğim her şeyi, bir inci tanesi gibi avucumda tutup, tek bir kişiye vermek arzusundayım. Ne bir mürşit, ne de mürit bulmak peşindeyim. Aradığım insan, ruhumun aynası. Canımın dengi. Gamdaşım” Ruhaşı!”

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.63

11 Eylül 2009 Cuma

10 Eylül 2009 Perşembe

Akşam Dediğin Böyle Olmalı


"Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun...
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..."

Can Yücel, Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Yataktan Fırlama, http://www.xsir.net/kisisel-bilgiler/29867-oyle-sabah-uyanir-uyanmaz-yataktan-firlama.html

9 Eylül 2009 Çarşamba

Vefa


Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak

Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?

Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor...
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak...

8 Eylül 2009 Salı

"Bir Güzel Kahve Ismarla Kendine"


"Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,

Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de...
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa..."

Can Yücel, Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Yataktan Fırlama, http://www.xsir.net/kisisel-bilgiler/29867-oyle-sabah-uyanir-uyanmaz-yataktan-firlama.html

7 Eylül 2009 Pazartesi

Bütün Hafta Bir Şiir


Sabah Dediğin Böyle Olmalı

"Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama

Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin.
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin...

Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin...
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile."

Can Yücel, Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Yataktan Fırlama,
http://www.xsir.net/kisisel-bilgiler/29867-oyle-sabah-uyanir-uyanmaz-yataktan-firlama.html

4 Eylül 2009 Cuma

"Meramınız Aşk..."


“Meramınız aşk, aşkınız baki olsun.”

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.30

3 Eylül 2009 Perşembe

Ve "Boşluk"


Bölüm Beş

Boşluk: Hayatta, varlıklarıyla değil yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler…

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.347

2 Eylül 2009 Çarşamba

"Rüzgar" Ve "Ateş"


Bölüm Üç

Rüzgar: Hayattaki terk, göç ve devr eden şeyler…

Bölüm Dört

Ateş: Hayattaki yakan, yıkan, yok eden şeyler...

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.189-295

1 Eylül 2009 Salı

"Toprak" Ve "Su"


Bölüm Bir

Toprak: Hayattaki derin, sakin, katı şeyler…

Bölüm İki

Su: Hayattaki akışkan, kaygan ve değişken şeyler…

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009, s.45-.127

31 Ağustos 2009 Pazartesi

"Hayatta Karşımıza Çıkan Şeyler..."


“Hayatta karşımıza çıkan şeyler belli şekillere bürünürler, bunları gruplayacak olursak aşağıdaki liste çıkar karşımıza. Benim için önemli olan deneyimlerin hangi şekle bürünerek geldiği ya da hangi gruba ait olduğu değildir.

Önemli olan olanı hayır ve şer diye ayırmadan olduğu gibi kabul etmek ve sorumluluklarımızı yerine getirerek bir üst zemine çıkıp yeniden sıfırdan başlayabilmektir.”

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 2009

28 Ağustos 2009 Cuma

"Hoşnutsuzluğumun Kışı"


“kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime”

Murathan Mungan, Yaz Geçer/Yalnız Bir Opera Şiiri, Metis Yayınları, 1997, s. 18

27 Ağustos 2009 Perşembe

Güncel


“Kalbi Rahatlandırmak"

“Gazali der ki: “Eğlence kalbe rahatlık verir; fikri yorgunlukları hafifletir; daima zorlanan ve ciddi işlerle meşgul edilen kalpler körleşir; eğlence ile kalbi rahatlandırmak ciddi iş görmesi için ona yardım etmek demektir. Mesela devamlı fıkıh okuyan bir kimsenin tatil yapması icap eder.”

Soner Yalçın, Hürriyet Gazetesi, Not Defteri Köşesi, 23 Ağustos 2009 Pazar, s. 28

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kalan


Çılgın bir sevdası yoksa anlatacak
insanın başka nesi kalır ardında?

Hakkı Özkan, Gül Sesleri, Yeni Pan Yayıncılık, 1991, s. 29

25 Ağustos 2009 Salı

"Behçet Necatigil"

“Dakikalar Bizi göstersin; Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar”
Ben, sen o;
Biz, siz, onlar,
Behçet Necatigil hepimizi anlattı.
Ev orada duruyordu. Yanında başka evler vardı.
Sokaklar akıp gidiyordu aralarından,
Küçük bir kız gazete satıyordu,
Bir kadın aynaya bakıyordu,
Ordaydı bakkallar, çarşılar, parklar orda;
Bir adam elinde fırça; kapısını boyuyordu;
Behçet Necatigil evine dönüyordu,
Şurası yazlık sinemaydı eskiden,
Şurdaki fotoğrafçının vitrininde
Herkesin yüzü vardı, ama ne tuhaf
Herkes ayrı yere bakıyordu.
Durdu Behçet Necatigil,
Eliyle alnını sildi;
Üzgünüm dedi,
Bir çalar saat almalıyım
O kadın yine aynaya baksın
Adam yine kapıyı boyasın
Küçük kız gazete satmasın
Bir çalar saatim olsun
Saniyeler evin beş halini söylesin
Ev, Eve, Evi, Evde, Evden,
Dakikalar bizi göstersin,
Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar.

Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları, 2004, İstanbul, s. 27

24 Ağustos 2009 Pazartesi

"Mutlaka Evlenin"

"Mutlaka evlenin, karınız iyi çıkarsa mutlu, kötü çıkarsa filozof olursunuz."

Sokrates

21 Ağustos 2009 Cuma

Edatlar Resitali


Son kez... Tilki Böceğim'e/Gambit Bey Amca'sından...


Bardağı taşıran
Şu son damlanın
Taşımdaki payı,
İlk damla kadardır

Ne suçla son damlayı
Ne de bir misyon yükle

Tut ki taşacak bardak
Okyanus kadardır

Ne damlalar damladı yüreğime
Taşmadı, taşmayacak
Sandığın her gerçek
Gördüğün kadardır

Sana kim öğretti yüzmeyi

Balıklı'da kim tuttu belinden
Attığın her kulaç
Yüzdüğün kadardır

Tanımadan sevme kimseyi
Tanıyınca sevmeyebilirsin çünkü
Sevdiğin her insan
Bildiğin kadardır

Tanıyıp da sevseydin beni
Zaten tanıyınca olur bu iş
Attığın her yanlış adım
Gittiğin kadardır

Gözlerinden akan her damla yaş
Taşırır yüreğimi
Ağlayan her göz
Güldüğü kadardır

Gözlerimden akan her damla yaş
Taşırır mı yüreğini?
Rakamlar hayatımızda
Saydığımız kadardır

Uzay entarisi sözüm söz
Belki Seksen yaşımızda
Verdiğim her söz
Tuttuğum kadardır

Bana ömrünü verdin

Saçının koyu kızılını
Yaşattığım her acı
Tattığım kadardır

Sana hiçbir şey vermedim
Saçımın siyahını bile
Yaşattığın her acı
Tattığın kadardır

Şiirlerimi versem, biliyorum
İtersin elinin tersiyle
Okuduğun her şiir
Yazdığım kadardır

Sanırım ayrılıyoruz
Yapacak bir şey yok gibi
Verilecek her karar
Aldığın kadardır

Naci Elmalı 4 Eylül 2007

20 Ağustos 2009 Perşembe

Yazgısız İnfaz


Küreklerini yitirmiş bir kayıkla

Diyelim ki sürüklenmektesin
"akıntıya karşı direnmelisin
"Diyenlere karşı direnmelisin
ve bırakmalısın kendini
O eşsiz girdabın dinginliğine

Kayık ve sen

başın dönünceye
Gerçeğin önündeki engel
ölünceye kadar
Dönmelisin

Hayat seni gideceğin yere kadar

Bırakacak bir servis aracı gibidir
Ama sen yine de
yürümelisin

Naci Elmalı

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Gölgeler

Yalnızlığınız
Hüzün verir bazen
Eski bir arkadaşınızı düşündürür
Nice kavgalara omuz vermişsinizdir
İsimsiz, kimsesiz, serüvensiz
Yorgunluğunuz gelir düşen usunuza
Issız kuytu bir varoşta giderdiğiniz

Lime lime olmuş ilişkileriniz

Ve siz
Irmaklar gelir geçer usunuzdan
Nice toprakları çalıp götüren
Irmaklar gelir kirli
Zamanın durduğunu hissedersiniz

Kapı çalınır gibi olur o vakit

Uğultu yerleşmişken kulaklarınıza
Tuhaf seslerle
Uyanır sıçrarsınız labirent uykularınızdan
Uğultu belki de
Kimsesizliğiniz

Odanıza sızan günün ilk ışıkları

Leylak rengi duvarlarınızda
Asılı fotoğraflarınız
Suyun,Bardağın dibindeki yalnızlığını
Gidermeye yetmedikleri gibi
Umursamazlar
Sizin yalnızlığınızı da

Nicedir doğar şu güneş

Gölgeler meydana getirirsiniz

Naci Elmalı

18 Ağustos 2009 Salı

Koşullu Davet


Bana kendi düşüncenle gel

Dost düşüncenle
Ve ben kendi düşüncemle
Uzaklaşayım senden
Dost kaçayım
Kendi düşüncenle kovala beni
Dost kovala
Yüce sevgilerin doruğundayım ben
Yamaçlardan uzan ve yakala
Dost yakala
Gözlerime bak
Ellerimi tut
Aç bir çocuğun
Ekmeği tuttuğu gibi
Dost tut
Sonra da salıver gitsin beni
Ben
Sen değil miyim?

Naci Elmalı, 1990’lı yıllar

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Naci Elmalı Haftası


Düşyorgunu

Önümüzde hiç yaşanmamış
İlkyazlar var serin sıcak
Ve önümüzde yağmamış yağmurlar
Toprağa düşmemiş yoğun sıcak

Ama öncelikle düşyorgunum
Şu kışı bir kovalamalıyız
Çünkü gelecek değil ama
Geçmiş bizden sorulacak

Naci Elmalı, 1990’lı yıllar

16 Ağustos 2009 Pazar

yek beden...

" bir ovayı kaplıyor omuz omuza

üç omuza bir baş

bir başa üç omuz"

(!) Şairini bulamadım maalsef, arıyorum.


Ali'ciğimin doğum günü bugün, bizim de öyle... Birlikte, nice yıllara!

14 Ağustos 2009 Cuma

"Lahanayı Katırın Yemliğine Attı"


“Gelelim lahanaya… Selim’in oğlu katırı arabaya koşmuş, kesiğin yanına, yol kıyısına çekmişti. Baba-oğul lahanaları arabaya taşıdılar. Selim kocaman lahanayı sona bıraktı; sallana sallana arabanın yanına getirdi, oğlunun yardımıyla ötekilerin üstüne koydu.

- Lahana görsün reziller, dedi.
…

“Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. “Manisa pazarına götürülsün”, “İki aşçı ortaklaşa alır bunu”, “Kör müsün be, ayağıma bastın”, “Arkamda gözüm mü var?”, “Balta yok mu? Baltayla dörde bölüp paylaşalım”, “Baltayla olmaz”, “Neden?”, “Lahana baltayla kesilir mi hiç”, “Selim yesin bunu.”

…

“Bahçeye varınca evin yanında durdular. Oğlan katırın koşumlarını çıkardı, sundurmanın duvarına astı. Hayvanı ahıra çekip bağladı. Selim arabadan inmiş lahanaya bakıyordu. Kucağına aldı, ahıra gitti: “Turfanda lahana yiyeceksin rezil, nasip seninmiş” dedi, lahanayı katırın yemliğine attı.”

Yusuf Atılgan, Ekmek Elden Süt Memeden, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 26-33

13 Ağustos 2009 Perşembe

"Lahanalar Akşam Oldu Sandılar"


“Sarıbaş başını kaldırıp baktı. Korkut uyumuştu. Gene ön ayaklarının arasına koydu başını, uyudu. Tam o sıra kara bir bulut çöktü ovaya; her yer karardı. Lahanalar akşam oldu sandılar; tekdüze, ninni gibi bir çıtırtıyla yapraklarını toplamaya başladılar. Uykusunda birisi üstünü örtüyor sandı Korkut; bacaklarını topladı, büzüldü. Lahana, çocuğu yapraklarıyla güzelce örttü, sardı; yusyuvarlak kocaman bir lahana oldu.

Derken gök gürledi. Sarıbaş gözlerini açıp doğruldu. Akşam mı olmuştu? Korkut’u göremeyince telaşlandı. Havayı kokladı: Yakınlarda değildi. Lahanaların aydınlıkta açılıp karanlıkta kapandıklarını bilmiyordu. Bağırdı, havladı. Bahçıvan Selim, köpeğin sesini duyunca evden çıkmış, lahana kesiğine geliyordu.”

Yusuf Atılgan, Ekmek Elden Süt Memeden, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 21-22

12 Ağustos 2009 Çarşamba

"Atıldım. Rengim Yüzünden"


“Dört ayağı üstüne kalktı. Korkut sırtına binince ağır ağır indi tepeden. Başıyla bir sel yarığının ötesini gösterdi.

- Bir gece şurda boğuşmuştuk bir kurtla, dedi.
- Ne oldu sonra?
- Kaçtı.
- Niye şimdi çoban köpeği değilsin?
- Atıldım. Rengim yüzünden.
- Anlamadım.
- Sarı olduğum için atıldım. Koyunlar kendi renklerinden köpek istermiş. Ya ak olacak ya da boz. Ağa söyledi. Benden ürkerlermiş. Sabri Kahya “Koyun kısmının iyiye kötüye aklı ermez. Sarıbaş yetişeli kurda koyun vermedik,” dedi. Ama ağa dinlemedi. “Verin birine, gitsin,” dedi. Yanar’a verdiler. Ağzıma ağızlık taktılar, boynuma ip bağladılar. Yanar’la oğlu ite kaka, sürükleye sürükleye götürdüler. Giderken Çoban Sülo ağladı. İlk günler çok güçtü. Sonraları alıştım. Köpek kısmı nelere alışmaz ki.”

Yusuf Atılgan, Ekmek Elden Süt Memeden, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 20

11 Ağustos 2009 Salı

"Fiyu, Fiyu"


“Sarıbaş öylesine hızlanmıştı ki nerdeyse karnı yere değecekti koşarken. “Bunun ardından kurşun yetişmez,” dedi İsmail. Oysa namludan ayrılan kurşun Sarıbaş’la Korkut’a yetişmiş, geçmiş, az önlerinde gidiyordu. Kurşunun hızı azalmaya başlayınca bir hizaya geldiler. Korkut’un iki karış solundaydı; iriceydi, yuvarlaktı, güneşte pırıl pırıl parlıyordu.

- Ne güzel kurşun, di mi? dedi Korkut.

Sarıbaş yan gözle bakıyordu kurşun

- Uzan da alıver istersen, dedi.

Korkut elini uzattı, aldı. Sıcaktı. Ağzına götürdü, ısırdı. Dört dişinin izi kaldı üstünde. Bu yumuşak, zararsız nesne mi öldürecekti sarıasmayı, karamekeyi, gökçeliyi, alaca cereni, insanı? Sokakta oyuncak tüfeklerle “fiyu, fiyu” diye birbirlerine attıkları havadan kurşunlar gibi bir şeydi bu. Kaldırıp yere attı. Olacak işte, o sıra bir arpa tanesi yüklenmiş yuvasına giden bir karıncanın üstüne düştü kurşun, ezdi.”

Yusuf Atılgan, Ekmek Elden Süt Memeden, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 17-18

10 Ağustos 2009 Pazartesi

"Ekmek Elden Süt Memeden" Haftası


"Niye Kulakların Yarım Senin?"

“Bütün yaşlı hayvanlar gibi hayatını anlatmaya başlayacakken durdu. Sırası değildi şimdi. Başını uzattı,
- Dokunmak istersen dokun, dedi.
Korkut başına dokunurken köpek elini yaladı. Birden elini çekti.
- Özür dilerim, alışkanlık, dedi köpek.
Korkut konuyu değiştirmek için sordu:
- Niye kulakların yarım senin?
- Ufakken kestiler yarısını. Dedim ya, çoban köpeğiydim ben.
- Hep keserler mi?
- Keserler.
- Neden?
- Yağmurlu gecelerde kulağına su kaçsın da uyumasın diye. Çoban köpeği dediğin, gece uyumayacak. Kurt iner sürüye. Yatarken kulağı açık olmalı.”

Yusuf Atılgan, Ekmek Elden Süt Memeden, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 10-11

7 Ağustos 2009 Cuma

Üçüncüsü


Kokudur
Üçüncü öğretilen bu okulda

Söylemeye çalışır bizi
Yeryüzüne gökyüzüne
Kokularımız tek tek

Binbir kokusu
Binbir anlamı varmış
Neler neler söylermiş
Üstümüzdeki boyalar anlayana

Bütün insanlara
Hayvanlara
Ayrı ayrı
Duyururmuş
Ta içimizdekileri
Hep bizim olan hep görünmeyen
Kokularımız

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bitkiler Okulu, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 14

Bir de "Anne Kokusu" siner her yerimize, daha okullu olmadan. İyi ki siner! Bugün annemin doğum günü; iyi ki doğmuş, iyi ki doğurmuşsun annecim:-)

6 Ağustos 2009 Perşembe

İkincisi


Yeşildir
Öğretilenlerin ikincisi
Yeşille anlaşılırmış ancak
Tadı toprağın

Kuş olurmuş yeşil
Yeraltındaki sıkıntıdan
Yeşilin annesiymiş çöllerde bile toprak

Yeşille gerçekleşirmiş
Bütün çabası
Gücü
Toprağın

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bitkiler Okulu, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 13

5 Ağustos 2009 Çarşamba

İlk Öğretilen


Sudur işte
Bize ilk öğretilen
Yağmur damlasından sellere dek

Dörtte üçünü kaplamış
Yeryüzünün
Nasıl kaplamasın bizi

Yaşamanın onunla başladığını
Onunla sürüp gittiğini
Görürüz gösteririz bu okulda

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bitkiler Okulu, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 12

4 Ağustos 2009 Salı

Sıralara Yerleşmek


İlk günüydü okulun
Bütün bitkiler kımıldıyordu gülüşüyordu
Sanki akıyordu ortalıktan
Büyük bir mutluluk
Bin bir yeşile bürünmüş

13 sıra vardı pırıl pırıl
İlkin dolduruverdi küçükler
Roka nane salatalık maydanoz
Tere turp biber sarmısak soğan
Şimdi 12 sıra kalmıştı geriye
Bizlerse 25 bitkiydik
Öğretmen sığdıramazdı ki

Ne yapsın
Nereye koysa taşıyordu sağına da soluna da hep
Karalahana

Düşündü taşındı
Evet taşındı birdenbire
Gitti başöğretmene koşarak öğretmenimiz

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bitkiler Okulu, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 9

3 Ağustos 2009 Pazartesi

"Bitkiler Okulu" Haftası


Açıköğretim

Ne yazık
Ağaçlar sığamaz ki
Bitkiler okuluna

Ağaçların hepsi
Güneye kuzeye batıya doğuya
Nereye gidersek gidelim
Bitkilerin en uzunudurlar çünkü

Ne yapılsın
Eğitilmesinler mi
Kendilerine göre
Okuma yazma öğrenmesinler mi
Bu koca bitkileri doğanın

Hayır
Onun da kolayı bulunmuş
Giderler AÇIKÖĞRETİM OKULUNA ağaçlarımız s.36

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bitkiler Okulu, Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 36

31 Temmuz 2009 Cuma

30 Temmuz 2009 Perşembe

Dostlar!


“Bir insan dostlarını sürekli onarım halinde tutmalı.”

Dr. Samuel Johnson

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Gülümsemenin Böylesi!


“Mavi gözlerinin ucundan gülümserdi.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim için söylemiş.

28 Temmuz 2009 Salı

"Asıl Dehamı İse Yaşamımda"


“Yazılarımda ancak yeteneğimi kullanıyorum, asıl dehamı ise yaşamımda gösterebiliyorum.”

Oscar Wilde

27 Temmuz 2009 Pazartesi

"Kısa Kısa" Haftası


“Kendime Verdiğim Bir Armağan Bu...”

“Gündüz ya da gece, saat kaç olursa olsun yazarım. Yazı yazarken sanki trans halindeyimdir. Ancak parmaklarım acımaya başladığında bırakırım tuşlara vurmayı, o zaman anlarım ne kadar çok çalıştığımı. Çalışmak mı dedim? Ne düşüncemi, ne de duygularımı iyi anlatabildim: yazı yazmak, öyküler anlatmak, yaşanmış olayları nakletmek, tanıdığım çocukların anılarına dalmak benim için çalışmak demek değildir. Kendi kendime verdiğim bir armağandır bu.”

Jose’ Maura de Vasconcelos, Delifişek

24 Temmuz 2009 Cuma

İlk Edebiyat Ödülü: "Canciğer"


“Bir de ilkokulda bir ödülüm var: Bir Yavru Türk dergisi cildi kazandırmıştı bana. Üçüncü sınıftaydık, sanırım Öğretmen, tavşanla kaplumbağa öyküsünü anlattı bize. Dedi ki, gelecek ders bunu sizler yazın… Bu bir yarışmadır; birinci gelen, işte, şunu vereceğim… Ertesi derste yazdık hepimiz, verdik. Ben kazanmışım. Tek farkla: Herkes şöyle yazmış; bir tavşanla bir kaplumbağa arkadaş olmuşlardı… Ben şöyle demişim: “Bir tavşanla bir kaplumbağa canciğer arkadaş olmuşlardı.” Ondan sonra uzun zaman, tahrir ödevlerinde bu “canciğer” lafını herkes kullanmaya başladı! Tatilinizi nasıl geçirdiniz? diye bir ödev veriliyor mesela. Herkes şöyle başlıyor: “Canciğer bir arkadaşım vardı…” Bu benim ilk ödülümdür.”

Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları, 2004, İstanbul, s. 19-20

23 Temmuz 2009 Perşembe

"İlk Edebiyat Sevinci"


“İlk edebiyat sevincini de şöyle hissettim galiba: İkinci sınıftayız. Halamın oğlu var. Birlikteyiz. Tatil… Elimizde birer defter var. Bir şeyler yazalım dedik… Arkadaşlarla konuşma gibi bir şey, falan… Bu, bana büyük bir haz verdi. Bu haz, herhalde yazar oluşumun başlangıcıdır.Yazdıklarımı, hocalarıma hiç göstermedim.

Aslında kimseye göstermedim! Siyasal Bilgiler’de gizlice şiir yazarken, arkadaşlarım vardı dergilerde şiir yayımlayan; onlara da göstermedim. Ama şair olarak anılırdım.

Aslında hiç parmak da kaldırmadım, sınıflarda! Lisedeki rahmetli edebiyat öğretmenimiz Ali Sedat Ossal’la bir anımız da vardır burada. Bir şey sorardı sınıfta, kimse bilmezdi. Hiç kimse parmak kaldırmazdı. Elini uzatır, “Orda biri parmak kaldırıyor gibi!” derdi, beni gösterirdi. Ben de kalkıp söylerdim.

“Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları, 2004, İstanbul, s. 14


_

22 Temmuz 2009 Çarşamba

"Cem Süreyya Kim?"


“Edebiyat öğretmenlerimi hiç unutmam. Onların bende, düşünüyorum da, belirleyici edebi rolleri olmuş değil. Ama, bana hepsi, iti kazandırmıştır…”

…

“Bir gün kompozisyon vermişti. İki kişiyi çok beğendi. Bir beni, bir de Necati Akgül adlı bir arkadaşı… Yalnız ben, tahrir ödevinin üzerine “Cem Süreyya” yazmıştım.
Geldi, “Cem Süreyya kim?” dedi.
“Benim,” dedim.
“Sahiden Cem mi adın?” diye sordu.
“Yok,” dedim, “benim adım Cemalettin.”
Arkasına “…alettin” ekledi; “Bir daha adınla yaz!” dedi.

Mehmet Behçet Yazar, gerçekten eski edebiyatı çok iyi bilirdi. Eski ölü dilleri bilir, Çağatayca bilir… Çok da efendi bir adamdı. Öbür öğretmenler de çok saygı gösterirlerdi ona. Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalma bir adamdı…”

Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları, 2004, İstanbul, s. 13

21 Temmuz 2009 Salı

Çocuk Ve Edebiyat


646. gün

“Ayrı bir çocuk edebiyatı olmaması kanısındayım. Biri diyecek ki, “Ama var böyle bir edebiyat!” Var, var olmasına; ne ki, olması gerektiği için değil, kendisi var olmak istediği için. Geçende bir arkadaş Saçak’taki bir soruşturmaya verdiği karşılıkta ne güzel soruyordu: “Çocuk yazar var mı?” diye.

…

“Edebiyat vardır. Çocuklar da ondan kendilerine göre koparabildiklerini alırlar. Çocuğu küçümseme yatıyor “çocuk edebiyatı” sözünde. Bırakalım, çocuk da yüzmeyi (okuma yazma) öğrendikten sonra bizim girdiğimiz denize girsin.”

…

“S. Firestone, Ortaçağ’da çocukluk diye bir kavramın geçerli olmadığını söyler. Ne çocuk giysileri vardır o çağda, ne oyuncaklar, ne de çocuk konuşması. Bütün bunları büyük bir sapkınlık olarak niteler ve daha çok Rönesans’tan sonra ortaya çıktığını ekler, önceleri çocuklar “küçük boy” insanlardı; çıraklar da onlardı, hizmetkarlar da…”

Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları, 2004, İstanbul, s. 9

20 Temmuz 2009 Pazartesi

"Çocuklar Her Şeyi Anlar/Okuma Tadı Yaratmak"


Çocuklar İçin Edebiyat*

“185. Gün

İki ay olmuş Çocukça dergisinden kovulalı. Oysa ben oradaki “Aritmetik İyi, Kuşlar Pekiyi” başlıklı sütunumu çok seviyorum. On iki yazı yazmışım. Orhan Alkaya’nın isteği üzerine girdiğim bu işte, başta, bayağı zorlandım. Kolay değil, yedi sekiz yaş düzeyindeki çocuklara, onların öğrenci olmayan yanlarına seslenebilmek. İki yazı çok zor çıktı. Giderek ısınmış ve kendime göre bir yol bulmuştum. Çocukların her şeyi zaten anladığı düşüncesinden çıkış yaptım. Geliştirebilirdim de bunu.

Kapılıp gitmek isterdim o yazılara.”

*Bu bölüm Cemal Süreya’nın Günler (YKY, 1996) adlı yapıtından alınmıştır.

…

-“Hiç uğramıyorsun yahu!” dedi. Senin çocuk dergisinden ne haber?
- Yakında çıkıyor, diye karşılık verdim.
- İlk yazıyı yazdın mı?
- Nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
- Hadi hadi! Yazarsın. Yalnız şunu unutma: Çocuklar her şeyi anlar. Her şeyden söz edebilirsin onlara. Enflasyondan bile.
- Ama…
- Aması yok bunun. Savaşlardan söz et; dünyası sarsan günlerden. Bak, her ay ne kadar kitap çıkıyor. Şairler var. Ressamlar. Sonra, uzay bilginleri. Çevre kirlenmesi, İran’a ve Irak’a domates satıyormuşuz.”

…

- Bilgiçlik taslayan şeyler yazma. Serüvenlerden, düşlerden de söz et. Sözgelimi lacivert ipek helikopter uçsun yazılarında. Bilgi de ver. Yavru belinanın ağırlığını söyle bakalım.

…

- Hep bilgi mi vereceğim çocuklara?
- Yok canım. Senin işin onlarda okuma tadı yaratmaya çalışmak.

Cemal Süreya, Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Yapı Kredi Yayınları, 2004, İstanbul, s. 7-24

17 Temmuz 2009 Cuma

"yani yürekte"


“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte”

Nazım Hikmet

16 Temmuz 2009 Perşembe

"Nerede olursan ol"


“Nerede olursan ol,
Oradayım biraz
Evet, nerede olursan ol
Buradasın daha çok…”

Fazıl Hüsnü Dağlarca

15 Temmuz 2009 Çarşamba

14 Temmuz 2009 Salı

13 Temmuz 2009 Pazartesi

10 Temmuz 2009 Cuma

"Pasifik’i İlk Gördüğümde..."


“Bazı cumartesi sabahları erken kalkar, 17 numaralı karayolundan güneye, Santa Cruz’a yollanırdım; Ford virajlı dağ yolunu tırmanırken epece zorlanırdı. Arabayı eski deniz fenerinin yanında durdurur, denizden yuvarlana yuvarlanan yükselen pusa bakarak güneşin doğuşunu beklerdim. Afganistan’dayken okyanusu salt filmlerde görmüştüm. Karanlıkta, Hasan’ın yanında otururken, okuduklarımın doğru olup olmadığını merak ederdim: Deniz havası gerçekten de tuz mu kokardı? Hasan’a, bir gün yosun kaplı bir kumsalda yürüyeceğimizi, ayaklarımızı kumlara gömeceğimizi ve ayak parmaklarımızı kaplayan, sonra da çekilen suyu seyredeceğimizi söylerdim hep. Pasifik’i ilk gördüğümde, ağlamamak için kendimi güç tuttum. Çocukluğumun sinema perdesindeki kadar engin ve maviydi.”

Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, Everest Yayınları, 2008, s. 139

9 Temmuz 2009 Perşembe

"Kredi Kartı Niyetine, Bir Dal Parçası"


“Babam hala Amerika’daki yaşama alışmaya çalışıyor” dedim, açıklamak istercesine.

Onlara, Kabil’de ağaçtan kopardığımız bir dal parçasını kredi kartı niyetine, kullandığımızı anlatmak isterdim. Hasan’la dalı alır, fırına giderdik. Fırıncı bıçağıyla dalın üzerine bir çentik atardı; tandır’ın alevleri arasından bizim için çektiği her nan (ekmek) somunu için bir çizgi. Ay sonunda Baba çubuktaki çentiklere göre ödeme yapardı. Hepsi bu kadar. Kimlik filan yok.”

Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, Everest Yayınları, 2008, s. 132

8 Temmuz 2009 Çarşamba

"Bu Dünyada Gerçek Erkeklerin Sayısı Yalnızca..."


“Baba bu yürüyüşlerde beni uzun, bitmek bilmez söylevlerle süslenmiş, politik görüşleriyle aydınlatırdı. “Bu dünyada gerçek erkeklerin sayısı yalnızca üç, Emir.” derdi. Parmaklarıyla sayardı: atak, kurtarıcı Amerika, Britanya ve İsrail. “Gerisi” -elini şöyle bir sallayıp püüf diye bu sesi çıkartırdı- “Onlar, dedikoducu kocakarılardan farksız.”

Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, Everest Yayınları, 2008, s. 128

7 Temmuz 2009 Salı

"Bin Tane İste, Senin İçin Yakalayayım!"


“Kazandık! Biz kazandık!” Bunlar gerçek olamazdı.”

…

“Sonra, ellerini telaşla salladı. Aynı anda anladım. “Hasan, biz…”

“Biliyorum” dedi Hasan, benden uzaklaşarak: “Daha sonra kutlarız, inşallah. Şimdi o mavi uçurtmayı senin için yakalayacağım.” Elindeki makarayı attı, koşmaya başladı; yeşil çapan’ının ucu arkası sıra karda sürükleniyordu.

Seslendim, “Hasan, getir onu!”

Sokağın köşesini dönmek üzereydi; lastık botları yeden kar öbekleri kaldırıyordu. Durdu, döndü. Ellerini ağzının iki yanına götürdü. “Bin tane iste, senin için yakalayayım!” dedi. Sonra o bildik Hasan gülümsemesiyle gülümsedi, köşeyi dönüp gözden yitti. Onu bir kez daha böylesine tasasız, böylesine içten gülümserken ancak yirmi altı yıl sonra, solmuş bir Polaroid fotoğrafta gördüm.”

Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, Everest Yayınları, 2008, s. 69

6 Temmuz 2009 Pazartesi

"Uçurtma Avcısı" Haftası


"Yalnızca Bir Günah Vardır"


“Güzel” dedi Baba, ama gözleri ikircikliydi artık. “Şimdi, mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

“Hayır, Baba can” dedim, anlamak için kendimi umutsuzca zorlayarak. Onu bir kez daha hüsrana uğratmak istemiyordum.

…

“Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun.” dedi Baba. “Karısının elinden kocasını, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?”

Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, Everest Yayınları, 2008, s. 19

3 Temmuz 2009 Cuma

"Hayat’ın Oğulları Ve Kızları"


Ermiş

...

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

...

Halil Cibran

Leyla Navaro, Gerçekten Beni Duyuyor Musun?/Sevdiklerinizi Gerçekten Duyun, Kendinizi Daha İçtenlikle Duyurun, Remzi Kitabevi, 2006, s. 47

2 Temmuz 2009 Perşembe

Yaşamın 3/4’ünde Yetişkin Olmak!


“Çocukların bazı davranışlarını, kendi davranışlarımıza benzedikleri için daha fazla kabul ederiz. Bazı anne/baba ise çocuklarının kendilerininkine benzemeyen davranışlarını daha kolay kabul edeler.

…

İlk çocuklar genellikle daha katı kurallarla, daha büyük beklentilerle büyütülür, ikinci çocukta anne/baba, çocuk bakımı ve eğitimi konusunda artık daha deneyimli ve daha güvenli, dolayısıyla daha az endişeli ve daha rahattır; çocuğun bazı davranışlarına daha az tepki gösterir. Davranışları kabul edip etmeme, çocuğun cinsiyetine de bağlı olabilir. Anne/baba, genellikle çocuklarının erkekse afacan, kızsa uslu olmasını ister, tersi olunca de tepki gösterirler. Ayrıca çocuğu kabul edip etmeme, ailenin değerlerine de bağlıdır. Bazı anne/baba uslu, ağırbaşlı çocukları daha çok sever, değer verir; bazısı ise yaramaz, gürültücü, afacan çocukları yeğler. Demek oluyor ki, anne/babanın çocuklarına tepkileri genellikle, çocuğun gerçek kişiliğine ve yapısına göre değil de anne/babanın beklentilerine uyup uymadığına göre ortaya çıkabilir.

Ancak, çocuk eğitiminde etkili olabilmek ve çocukla sağlıklı ilişkiler kurabilmek için ilk adım, çocuğu çocukluğuyla yani yaşının getirdiği doğal sınırlamalar ve yetersizliklerle kabul etmek, ona ileride olmasını düşlediğimiz yetişkinin veya kendimizin küçük bir kopyası olmadığından dolayı kızmamakla başlar. Beklentilerimizin gerçekleşmesini sabır ve güvenle beklersek, çocuğa da bu aşamaları atlaşması için daha sağlıklı bir ortam hazırlamış oluruz. Zira çocuk, çocuktur. Neden onu şimdiden yetişkinler dünyasına ayak uydurmaya zorluyor, ondan yaşından büyük davranışlar bekliyor ve beklentilerimize uymadığı için kızıp eleştiriyoruz?

…

Bırakalım, Tanrı’nın lütfu olan bu çocukluk devresini doyasıya yaşasınlar, zaten yaşamlarının 3/4’ünü yetişkin olarak yaşamayacaklar mı?”

Leyla Navaro, Gerçekten Beni Duyuyor Musun?/Sevdiklerinizi Gerçekten Duyun, Kendinizi Daha İçtenlikle Duyurun, Remzi Kitabevi, 2006, s. 44-46

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Üzüntü, Her Kişinin Doğal Duygu Hakkıdır"


“Üzüntü, korku, kıskançlık gibi acı veren duygular biz büyüklerin de hoşuna gitmediğinden, genellikle yaptığımız, bu duyguları inkar etmektir. Özellikle çocuklarda bu gibi duyguları algıladığımız zaman, kabul etmekten ve isimlendirmekten korkarız. Çünkü kabul eder veya isimlendirirsek, bunların kalıcı olacağını, çocuğun mutsuz, korkak ve kıskanç olabileceğini düşünürüz. Dolayısıyla reddeder ve inkar ederiz. Halbuki, bu tür duygular hissetmek, örneğin korkmak, mutlaka korkak olmak demek değildir. Biz de yetişkin olarak bazen karanlıktan, bilinmeyenden korkabilir, tedirgin olabiliriz. Bunun gibi üzülmek de mutlaka mutsuz olmak demek değildir. Üzüntü, yaşamın bir parçası ve her kişinin doğal duygu hakkıdır. O anda kedisi, topu veya arkadaşı için üzülen çocuk, gerçekten üzülüyordur, ancak anlaşıldığını, duygusunun kabul edildiğini hissederse rahatlar, daha kolay teselli bulur. Yaşamda daha büyük ve ciddi üzüntüler var diye çocuğunkini küçümsemek, inkar etmek haksızlıktır, ayrıca çocuğun anlamayacağı boyuttur. Çocuğun üzüntüleri, duyguları kendi boyuna göre gerçek ve geçerlidir. Duyulmadığını, anlaşılmadığını gören çocuk, bunu duyurmak için daha aşırıya kaçar, daha çok ağlayarak veya hırçınlık ederek kendini duyurmaya çalışır.”

Leyla Navaro, Gerçekten Beni Duyuyor Musun?/Sevdiklerinizi Gerçekten Duyun, Kendinizi Daha İçtenlikle Duyurun, Remzi Kitabevi, 2006, s. 35

30 Haziran 2009 Salı

Annelik/Babalık Bilgi Ve Sorumluluk Gerektirir


“Aile içinde çocuklarla oluşan sorunların birçoğu, annenin veya babanın, tepkilerini düşünmeden, “başkaları öyle yaptığı için”, sağduyusuna ve içinden gelen duygulara kulak vermeden göstermesinden veya duygularını yanlış ifade etmesinden kaynaklanır.

Varmak istediğimiz amaç, annenin veya babanın kendi değer ve duyguları konusunda bilinçlenmesi, bunları yıkıcı değil de yapıcı bir şekilde ifade edebilmesi, yürürlüğe koyabilmesi, dolayısıyla oluşan sorunlara, yapıcı ve pratik çözümler getirebilmesidir.

Aslında anne/babalık rol gerektirmez, özellikle bilgi ve sorumluluk gerektirir.

…

Sabır, hoşgörü, sevgi; endişeyle dolu anne/baba adayı, gerçek anne/babalığa başlayınca sabrının o kadarda sınırsız olmadığını, hoşgörüsünü zamanla yitirdiğini ve gittikçe istemediği davranış ve tepkileri göstermeye başladığını görür; çocuğunu çok seveceğini zannederken bazen de hiç sevmediğini hisseder ve bütün bunlardan dolayı suçluluk ve huzursuzluk içinde bocalar. Bu huzursuzluk, çocuğa davranışına yansır ve olay bir kısırdöngü içinde yuvarlanır gider.”

Leyla Navaro, Gerçekten Beni Duyuyor Musun?/Sevdiklerinizi Gerçekten Duyun, Kendinizi Daha İçtenlikle Duyurun, Remzi Kitabevi, 2006, s. 29

29 Haziran 2009 Pazartesi

"Annelik, Öncelikle Bir İlişki!"


“Pierre’nin Şahsında Tüm Çocuklara”

En Önsöz…

“Elinizdeki kitap, ilk kitabım. Bunu yazdığımda fiilen anneydim. Bugün çocuklarım artık birer genç yetişkin. Hala anneyim, ancak fiilen pek değil. Şimdilerde, sadece bana ihtiyaç duyuldukça ‘anne’ oluyorum; yani çocuklarımın, kendi yaşamlarından getirmek istedikleri kesitleri paylaşmak, dertleri olduğunda dinlemek, eğer sorarlarsa öneri getirebilmek veya çok sıkışık olduklarında yetişebilmek için… Anneliğimin fiili katkısı azaldı, ancak niteliği aynı. Çünkü anneliği sadece bakım, beslenme, ders çalıştırma, yönlendirme veya duygusal borçlandırma olarak görmedim. Benim için annelik, öncelikle bir ilişki.”

Leyla Navaro, Gerçekten Beni Duyuyor Musun?/Sevdiklerinizi Gerçekten Duyun, Kendinizi Daha İçtenlikle Duyurun, Remzi Kitabevi, 2006, s. 9

26 Haziran 2009 Cuma

"Zaten Büyüklerin Hepsi..."


“Derken babası geldi aklına. Onun belki kendisini anlayabileceği umudu uyandı içinde, çünkü babasının da çokluk sesi çıkmıyor, sıkılmış ve keyifsiz görünüyordu. Babası, kuşkusuz her zamanki gibi, kocaman ve sessiz atölyesinde resim yapıyordu. Aslında onu rahatsız etmek doğru değildi. Ama babası daha geçen gün, ne zaman canı isterse çıkıp kendisine gelebileceğini söylememiş miydi? Kim bilir, belki unutmuştu bunu yine, zaten büyüklerin hepsi verdikleri sözü çok geçmeden unuturdu. Ama olsun, bir deneyebilirdi. Hay Allah, insan teselliye bu kadar gereksinim duysun da, kendisini teselli edecek birini bulaması!”

…

“Hayır, bunlar değildi Pierre’in istediği. Sadece atölyeden yine kurtulabilmek için, güvercinlere yem vermeye gideceğini söyleyince, babasının rahat bir nefes aldığını ve gidecek olmasından memnunluk duyduğunu açıkça fark etti. Babası bir öpücükle kendisini koyverince, çıktı atölyeden. Babası arkasından kapıyı kapayınca Pierre yine yalnız kaldı, eskisinden daha büyük bir yalnızlık ve boşluk içindeydi bu kez. Yoldan sapıp çimenler üzerinde yürümeye koyuldu, aslında yasaklanmıştı bunu yapması…”

Hermann Hesse, Rosshalde, Yapı Kredi Yayıncılık, 2009, s. 96-99

25 Haziran 2009 Perşembe

"Kimse Çıkıp İlgilenmiyordu Kendisiyle"


“Arkasına döndüğü gibi usulcacık yürüyüp uzaklaşmaya koyuldu bulunduğu yerden, geldiğini duysunlar, kendisine seslensinler istemedi. Kimse kendisini sorguya çekmemeli, kimse kendisini uyarmamalı ve uslu olmaya davet etmemeliydi. Durumu iyi değildi, hiç ama hiç iyi değildi; oysa kimse çıkıp ilgilenmiyordu kendisiyle. Madem öyle, o da yalnızlığının ve üzüntüsünün hiç değilse bir güzel tadını çıkaracak, kendisini tam anlamıyla acınacak durumda hissedecekti.”

“Tanrı babaya gitti aklı, bazen çok sever, sayardı onu, Tanrı babayı düşünmesi bir lokmacık da olsa avuttu, ısıttı gönlünü, ama yine çarçabuk eski haline döndü. Kim bilir, belki Tanrı babada da iş yoktu. Oysa özellikle şu sıra güvenebileceği, kendisinden hoşa gidecek, avutucu sözler duyabileceği bir kimseye öyle ihtiyacı vardı ki!”

Hermann Hesse, Rosshalde, Yapı Kredi Yayıncılık, 2009, s. 96

24 Haziran 2009 Çarşamba

"En İyisi Oracığa Uzanıp Yatmak Ve Uyumak…"


“Beklenti ve güvensizlik arasında tedirgin, evden çıkarak ıhlamurlu bahçeye yöneldi, yeni bir şeylerin arayışı içinde, bir şeyler bulmaya çalışarak, bir macera peşinde. Midesinde bir tatsızlık vardı, daha öncesinde bildiği bir duyguydu bu, başında şimdiye kadar hiç bilmediği ölçüde bir yorgunluk ve ağırlık hissediyordu, kaçıp annesinin dizi dibine sığınsa ve ağlasa dünyalar kendisinin olacaktı. Ama bunu yapamazdı, o mağrur, o büyük ağabeyi vardı evde çünkü, zaten ağabeyi küçük bir çocuk olduğunu hep sezdirip duruyordu kendisine.

Bari annesinin aklına gelseydi de kendiliğinden bir şeyler yapsaydı, onu çağırıp birlikte bir oyun oynamalarını önerseydi, onu sevip okşasaydı. Ama annesi tabii yine Albert’le (ağabey) gitmişti. Pierre bugünün mutsuzlukla dolu olduğunu, bugünden fazla bir şey bekleyemeyeceğini seziyordu.”

…

“Kaşlarını çatarak gözlerini yerde gezdirdi, ayakkabılarının uçlarıyla çakılları eşeledi ve gri renkte sümüklü bir salyangozu ayağıyla hayli uzağa, ıslak otların içine fırlattı. Kendisiyle konuşmak isteyen hiçbir şey yoktu bugün, ne bir kuş, ne bir kelebek; hiçbir şey yüzüne gülmek, onu sevindirip neşelendirmek istemiyordu. Her şey susuyordu, her şeyde bir yavanlık, karamsarlık ve bayağılık vardı. Karşısına çıkan bir ağaççıktan açık kırmızı renkte küçük bir frenküzümü koparıp ağzına attı, soğuktu ve ekşiydi tadı. En iyisi oracığa uzanıp yatmak ve uyumak, diye geçirdi içinden, her şey eskisi gibi yeni, güzel ve eğlenceli bir görünüm kazanıncaya kadar uyumak. Buralarda böyle dolaşıp durarak kendi kendini yiyip bitirmenin ve nasıl olsa gerçekleşmeyecek umutlara kapılmanın anlamı yoktu.”

Hermann Hesse, Rosshalde, Yapı Kredi Yayıncılık, 2009, s. 95

23 Haziran 2009 Salı

"Git Oyna Diyorlar"

"Söyle bakayım Pierre. Benden memnun değil misin yoksa?"

"Memnunum babacığım. Ama resim yaparken pek gelmek istemiyorum sana. Daha önce bazen geldim…"

"Ee, hoşuna gitmeyen bir şey mi oldu?"

"Biliyor musun babacığım, seni görmek için atölyeye geldim mi, saçlarımı okşuyorsun hep, hiç konuşmuyorsun, gözlerindeki ifade de tamamen değişiyor. Hatta bazen kötü kötü bakıyorsun. Bir şey söylesem, gözlerinden anlıyorum ki beni hiç dinlemiyorsun, evet evet diyorsun sadece, konuştuklarıma hiç dikkat etmiyorsun. Ama ben de sana gelip bir şey anlattım mı, beni dinlemeni istiyorum işte. "

"Olsun, gel sen yine sevgili Pierre. Unutma hiç, kafam o sıra üzerinde çalıştığım işteyse, kendimi iyice o işe vermişsem, o işi en güzel nasıl yapıp çıkaracağımı iyice, ama iyice düşünmem gerekiyorsa, o zaman hemen işi bırakıp seni dinleyemem elbet. Ama bir daha gelirsen, deneyeceğim bakalım, senin istediğin gibi davranmaya çalışacağım."

"Evet, anlamıyor değilim. Benim de çokluk bir şey üzerinde düşünmem gerekiyor, derken bakıyorum biri bir şey söylüyor oradan, ben de ister istemez söyleneni yapmak zorunda kalıyorum. Hiç hoş değil doğrusu. Kimi vakit bütün gün asla yerimden kımıldamayayım, oturup düşüneyim istiyorum; ama bir de bakıyorum, git oyna diyorlar ya da ders çalışmamı söylüyorlar ya da bir başka şey yapmamı. Benim de kafam iyice kızıyor tabii."

Pierre, düşündüğü şeyi anlatabilmek için çaba harcamaktan yorgun düşmüş, önüne eğdi başını. Kolay değildi anlatmak, yine de çokluk pek anlamıyorlardı insanı.

Hermann Hesse, Rosshalde, Yapı Kredi Yayıncılık, 2009, s.

22 Haziran 2009 Pazartesi

"Pierre'n Haftası"


"Güven Dolu Hafifçecik Elini…"

“Bay Veraguth oğlunu elinden tuttu, atölyeden çıktılar. Oğlu Pierre’in yanında yürümek, adımlarını onun küçük adımlarına uydurmak, onun güven dolu hafifçecik elini avucunda hissetmek kadar dünyada kendisini rahatlatan, varlığının derinliklerine gömülmüş tüm sevecenlikleri, çaresizlik içindeki tüm ince ve narin duyguları bulundukları yerlerden çekip çıkaran bir başka şey daha yoktu.

”Hermann Hesse, Rosshalde, Yapı Kredi Yayıncılık, 2009, s. 17

19 Haziran 2009 Cuma

"Acılaşma"


“Farklı olmayı istemek, bir hastalık mı?”

“Evet, kendinizi herkes gibi olmaya zorlarsanız, öyle. Nevrozlara, psikozlara, paranoyaya yol açar. Doğayı çarpıtmaktır bu, Tanrı’nın yasalarına karşı gelmektir; dünyanın bütün dağlarında, ormanlarında, bir tek yaprağı bile bir başkasının tıpkısı olarak yaratmamıştır Tanrı. Oysa siz farklı olmayı delilik sayıyorsunuz, onun için de Villete’te (burada) kalmayı yeğlediniz, çünkü burada herkes farklı ve böylece siz kendinizi herkes kadar normal görüyorsunuz. Dediklerimi anlıyor musunuz?”

Mari başını olumlu anlamda salladı.

“İnsanlar doğaya aykırı davranıyorlar, çünkü faklı olmaya cesaret edemiyorlar, o zaman da bünye Vitriol üretmeye başlıyor. Bu zehrin yaygın olarak bilinen adı “Acılaşma”dır.”

Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor, Can Yayınları, 2000, 165

18 Haziran 2009 Perşembe

"Herkes Gibi Olmak Ciddi Bir Hastalıktır"


“Eveeet, şimdi gelelim hastalığınıza. Her insan tektir, her burnun kendi özelikleri, içgüdüleri, farklı beğenileri, istekleri, serüven biçimleri vardır. Ancak, toplum her zaman belirli davranış kurallarını herkese empoze etme eğilimindedir, tek tek insanlar ise neden bu kurallara uymak zorunda olduklarını merak etmezler.”

...

“İyileştim mi?”

“Hayır. Siz farklı bir insansınız, ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. Bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.”

Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor, Can Yayınları, 2000, s. 164

17 Haziran 2009 Çarşamba

"Yalnızca OL"


“Adam flüt çalmaya başladı. Yavaş yavaş müzik ruhunu yatıştırdı. Tüm dikkatini gül üstünde yoğunlaştırmayı başardı.

...

Oysa müzik onu başka yerlere götürüyordu: kafanı boşalt, herhangi bir şey düşünme, yalnızca OL. Veronika kendini bıraktı, gözünü güle dikti, kim olduğunu gördü, gördüğü hoşuna gitti…”

Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor, Can Yayınları, 2000, s. 103

16 Haziran 2009 Salı

"Gerçek Ben"


“Veronika sordu: “Gerçek ben” nedir? Belki oradaki herkes bunu biliyordu, ama ne önemi vardı, başkalarını kızdırmaktan korkmamayı öğrenmek zorundaydı.

Adam sözünün kesilmesine şaşırmış gibiydi, ama sorunun yanıtını verdi:

“İçindeki sen, başkalarının biçimlendirdiği sen.”

Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor, Can Yayınları, 2000, s.103

15 Haziran 2009 Pazartesi

"Veronika Ölmek İstiyor" Haftası

"Farklı Olma Riski"

“Sizler de aynı şeyi yapabilmelisiniz; deliliği elden bırakmadan normal insanlar gibi davranın. Farklı olmak riskini göze alın, ama bunu fazla dikkat çekmeden başarmaya bakın. Gözünüzü şu çiçekten ayırmayın, “gerçek ben”in ortaya çıkmasına izin verin.”

Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor, Can Yayınları, 2000, s.102

12 Haziran 2009 Cuma

Gerçek Aşk Eşittir, Temizdir…


“Gerçek aşk ölümsüzdür, inanın! Gerçek aşk sonsuzdur, kendi kendine benzer; eşittir, temizdir, kendisini şiddetle göstermez; saçları beyazlaşır, gönlü hep gençtir.”

Honore De Balzac, Vadideki Zambak, Oğlak Klasikleri, 2000. s. 143

11 Haziran 2009 Perşembe

Basit Bir Görgü Kuralı


“Görgünün en önemli kurallarından biri, insanın kendi hakkında hemen hemen hiçbir şey söylememesidir.”

Honore De Balzac, Vadideki Zambak, Oğlak Klasikleri, 2000. s. 137

10 Haziran 2009 Çarşamba

İnsanın Önündeki Üç Tehlike


“Özellikle dostum, bu küçük şeyler benim en iyi bildiğim şeyler, iyi bildiğimi sandığım şeyler üzerinde ısrarla durabilirim elbette; fazla güvenmeyin, ne bayağı ne görkemli olun! Bunların üçü de insanın önünde tehlikedir, engeldir. Aşırı güven saygıyı azaltır, bayağılık küçümsenmenize yol açar, fazla çaba da sömürülmenize neden olur.”

Honore De Balzac, Vadideki Zambak, Oğlak Klasikleri, 2000. s. 135-136

9 Haziran 2009 Salı

İyilik Yapmanın Ve Reddetmenin İnceliği


“Sizden yerine getiremeyeceğiniz bir şey istendiğinde hiçbir sahte umut kapısı bırakmadan kesin olarak “hayır” deyin. Vermek istediğiniz de çabucak, gecikmeden verin, böylelikle reddetmenin inceliğiyle iyilik yapmanın inceliğini, insanı yücelten bu çifte dürüstlüğü kazanırsınız.”

Honore De Balzac, Vadideki Zambak, Oğlak Klasikleri, 2000. s. 135

8 Haziran 2009 Pazartesi

Kendi Vicdanımız/Toplum Vicdanı


“İçinde zeka ve yeteneklerinize uygun bir yer istediğiniz toplumu bu biçimde ele alınca şu özdeyişi temel ilke olarak kabul etmeniz gerekecektir: Kendi vicdanımıza karşı olduğu gibi, toplum vicdanına karşı da bir şey yapmamalıyız. Israrımı gereksiz bulacaksınız belki ama yalvarıyorum size, evet Henriette’niz yalvarıyor size, bu iki sözün anlamını iyi tartın. Dostum görünüşte basit şeyler belki bunlar ama doğruluğun, onurun, dürüstlük ve nezaketin, hayatta başarıya ulaşmanız için en güvenli, en hızlı araçlar olduğunu gösterirler.”

Honore De Balzac, Vadideki Zambak, Oğlak Klasikleri, 2000. s. 133-134

5 Haziran 2009 Cuma

"Zor Olan Hayatın Kendisiydi"


“Ölüm bir ağlama konusu değildi. Tepenin doruğundaki o çukur, hamile bir kadının göbek deliğini simgeliyordu. Alobar çıktığı yere geri dönmüştü. Doğmak ve ölüm kolaydı. Zor olan hayatın kendisiydi.”

Tom Robbins, Parfümün Dansı, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 37

4 Haziran 2009 Perşembe

"Raslantı İle Amaçlı Olan"


“… ama o zamanlarda da rastlantı ile amaçlı olan arasındaki farkı saptamak, tıpkı bugünkü gibi, son derece zordu.”

Tom Robbins, Parfümün Dansı, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 37

3 Haziran 2009 Çarşamba

"Benzersiz Tecrübe"


“Onun aradığı şey, benzersiz bir tecrübenin sonunda, benzersiz bir varlık olmaktı.”

Tom Robbins, Parfümün Dansı, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 35

2 Haziran 2009 Salı

"Aradığım Şey"


“Alobar, “Sanırım ben bir şey arıyorum.” diye itirafta bulundu. Aradığım şey ne servet, ne yeni topraklar, ne yeni kadınlar, ne de yeni onur kaynakları. Hatta uzun bir ömür bile değil. Benim aradığım şey asla var olmadı. Ne karada, ne de denizde.”

Tom Robbins, Parfümün Dansı, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 35

1 Haziran 2009 Pazartesi

"Parfümün Dansı" Haftası


Bir Şey Olma Arzusu

“…ama benim içimde… daha fazla bir şey olma arzusu var. Sesiyle ölümün çıngırağını bastırabilen bir şey olmak istiyorum.”

Tom Robbins, Parfümün Dansı, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 32