Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2010 Cuma

"Bir Hatırlama İhtimali Camdan Bir Kuşun Kırık Kanadı Gibi Geçti Göğsünden"


Unutmak/Hatırlamak


“Bu ses onun mu? Elerine baktı. Evet, onun. “Hadi Bey, bu eller senin. Şimdi hala burada ve merdivenleri gördüğün için müzenin ikinci katına tırmanıyorsun. Kimse senin burada olduğunu biliyor mu?” Bir hatırlama ihtimali camdan bir kuşun kırık kanadı gibi geçti göğsünden. Kuş eridi.”

Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 44

22 Temmuz 2010 Perşembe

"Herkesin Unuttuğu Bir Şeyi Mi Hatırlıyordu?"


Unutmak/Hatırlamak

“Zaman neredeydi? Ellerine baktı. “Şimdi” buradaydı, kırış kırış. Ama zaman nerede?

‘Ama duvarlar…’ ‘Yeşil Hat’ın üzerindeki müzenin duvarlarını vuran silah sesleri kulağındaydı. Ama kurşun delikleri nerede? Bunu yanlış hatırlıyor olamazdı. Müzenin delik deşik duvarları nerede? Yine bir şeyi unutmuştu. Herkesin unuttuğu bir şeyi mi hatırlıyordu? Yoksa herkesin hatırladığı bir şeyi mi unutmuştu? Kimse bu taş hafıza binasının delik deşik olduğunu hatırlamıyor mu?”


Ece Temelkuran , Muz Sesleri , Everest Yayınları , 2010, s. 44

21 Temmuz 2010 Çarşamba

"Bir Çizgiye İhtiyacı Vardı"


Unutmak/Hatırlamak

“Bir çizgiye ihtiyacı vardı. Şimdi ile önceyi bölen, bura ile orayı, eski ile yeniyi, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğini gösteren bir çizgi. Hatırlamak ve unutmak için bir hata ihtiyacı vardı. Çiğ beyazı utancı, loş ılıklıktan ayıran bir sınır.”

Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 43

20 Temmuz 2010 Salı

"Unutmak Ilık, Ağrılı Bir Loşluktu"


Unutmak/Hatırlamak


“Unutmak ılık, ağrılı bir loşluktu. Hatırlamak ise gölgeli uykuyu kesik kesik yanmaya başlayan çiğ beyaz floresan ışığıyla bölen berbat bir mola yeri.”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 42

19 Temmuz 2010 Pazartesi

"Şimdiki Zamanı Hatırlamak İçin Ellerine Bakıyor"


Unutmak/Hatırlamak


“Hadi Bey’in aklı iyice karışıyordu. Kırışıklıklarla kat kat ağırlaşıp düşmüş gözkapaklarını bir gayret aralayıp anlamaya çalışıyordu. Savaşın yeniden başladığını sanıyor, sonra ekrandaki memeleri görünce içi rahatlıyor, ne düşündüğünü unutuyor, yeniden bir kalaşnikof gördüğünde şimdiki zamanı hatırlamak için ellerine bakıyor, savaşın bittiğini hatırlayıp tuttuğu ihtiyar nefesini bıkkın veriyor, klipten gelen kalaşnikof sesleriyle kalbi yeniden atmaya başlıyordu.”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 41

4 Haziran 2010 Cuma

"Keşke Bana Da Böyle Baksa..."


“Marwan, merdivenlerden o kadar sessiz çıkıyordu ki, durup izlemeye başladığında Filipina’nın onu fark etmesine imkan yoktu. Kapının önünde bağırıp duran kediye eğildi Filipina. Oturup kediye baktı. Öyle baktı ki, kedi bir derde düşmüş, derdini demeden anlarmış gibi. Onu iyileştirecekmiş, derman ondaymış gibi. Kedinin içine bakar gibi baktı.


Sanki onun için her şeyi yaparmış, ne yapar eder, koynuna alır, sarar sarmalar, onu her şeyden korurmuş gibi. Sanki ateşlenmişsin de annen bütün gece başında bekleyecekmiş, sirkeli havluları uykunun cehennem karanlığında serin serin ayak bileklerinde hissedecekmişsin, anneni oradan bilecekmişsin, daha şefkatli bir rüyaya alnını tuta tuta seni elleriyle bırakacakmış, sabah onu orada öylece göreceğine şüphe bırakmayacak fısıltılar akıtacakmış kulağına… Öyle bakıyor ki sabaha iyi olacaksın muhakkak. Öyle ki terleye terleye küçülmüş, hafiflemiş uyanacaksın, açınca gözünü, annenin sevinmiş, sana eğilmiş yüzünü göreceksin, “İyi ki hasta olmuşum,” diyeceksin, dertsiz tasasız uykuya dalacaksın tekrar.


Orada, o merdiven boşluğunda Marwan, içinden bakır telden bir cümlenin geçtiğini bildi sadece:


“Keşke bana da böyle baksa…”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 29

3 Haziran 2010 Perşembe

"Herkesi olduğundan daha kahraman yapar Beyrut."


“Güzel kokulu kızım,

Annen buraya birçokları gibi çalışmak için geldi. Hıristiyan bir ailenin yanında hizmetçiydi sanırım. Bir kesinde bana, “Bu ülkeden geri götüreceğim tek şeyin para olduğunu sanıyordum. Herkes gibi bir hayat kurmayı hayal etmiştim,” demişti. Oysa annen herkes gibi biri değildi. Ya da kim bilir, belki de tıpkı hepimize yaptığı gibi, bu şehir onu da bir roman kahramanına dönüştürmüştü. Herkes bu şehri o yüzden sever Filipinam. Herkesi olduğundan daha kahraman yapar Beyrut.”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 21

2 Haziran 2010 Çarşamba

"İlginç"


“Oxford’da üç tür “ilginç” vardı. Birincisi, “Hiç de ilginç değil ama şu anda konuşmak zorunda olduğumuza göre birbirimize iyi davransak iyi ederiz,” demekti. İkincisi, “Hiçbir şey anlamadım,” demeye gelirdi ki bunu ancak sarhoş olup doktora tez konusunu Oxford barmenlerine anlatacak duruma düşenler duyabilirdi. Üçüncüsü ise, “Tamamen saçmalıyorsunuz ama akademik adaba sahip olmadığımı düşündürecek kadar delirmedim,” anlamına gelirdi. Stevenson’ınki kesinlikle üçüncü gruptandı. Deniz, “ilginç” kelimesinin üç buçuk yıllık Oxford hayatında gerçek anlamıyla kullanıldığını hiç duymamıştı.”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 17

1 Haziran 2010 Salı

"İç Gözlerini Tavanda Bir Yere Yerleştirip..."


“Deniz, küçükken Arapça duaları nasıl hiç anlamadan ezberlediyse, böyle gecelerde ne yapılması gerektiğini de öyle bellemişti. Çünkü insanların kendilerinden hiç bahsetmeden, esas olarak hiçbir şeyden gerçek anlamda bahsetmeden, beraber bu kadar uzun bir yemek yiyip bunca şarabı yan yana içebilmeleri son derece mühim bir Oxford terbiyesiydi. Onlar gibi olabilmek için her yolu denemiş, yıllar içinde kalbi bu yolda can çekişirken tek çözümün iç gözlerini tavanda bir yere yerleştirip bütün olup bitenleri uzaktan bir yerden izlerken, aynı anda eksiltilmiş bir haliyle olayın içinde yer almak olduğunu anlamıştı. Zaten kimse onun bütünüyle orada olmasını beklemiyordu.”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 14

31 Mayıs 2010 Pazartesi

"İnsan Çok Yalnızken..."


“Kalbinin sesi gırtlağında şişerek büyüdü. Her adımda ayaklarını betondan tek tek söke söke merdivenleri indi. Henüz bu şehirde onun dilini konuşan kimseyi tanımıyordu.


‘Sakın,’ dedi kendine, ‘korkma.’ Bir hafta önceydi, anlamıştı. İnsan çok yalnızken, bir tane daha kendinden doğuruyordu içinde, ‘Korkma,’ desin diye:


“Manila’dan buraya kadar gelebildiğine göre, bir Pazar gününü de yalnız geçirmeyi becerebilirsin… Becerebilirsin.”


Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 2010, s. 8